Siyasal İslam’ın Dört Dönemi – 5

(Üçüncü dönem)

Olmak ya da Olmamak

Neoliberal gericilik dönemi

            1970’li yılların ikinci yarısından başlayarak kabaca 2011 yılında patlak veren Arap Baharına kadar (özel olarak da Dünya’nın 84 ülkesinden 80 bin İslamcı teröristin Türkiye, Lübnan ve Ürdün üzerinden Suriye’ye saldırtıldığı 2011 yılı başına kadar) olan dönem, tarihsel olarak ele alındığında bir gericilik dönemidir. Öncesinde dünya çapında Milli Kurtuluşçu, Devrimci ve Sosyalist güçlerin elinde olan inisiyatif, bu dönemde emperyalist merkezlere geçti. Böylece, emperyalizmin ideolojik, ekonomik, siyasi ve askeri saldırısı başladı.

            Emperyalizm bu saldırıyla, arkada kalan Devrimci atılım döneminde milli devletlerin kurulmasıyla kaybettiği mevzileri geri almayı hedefledi. Bu amaçla gelişmekte olan Dünyada, milli devletleri hedef alan mikro milliyetçi ve dinci akımları destekledi. Böyle hareketler-örgütler yoksa da yaratıldı, örgütlendi. Araştırıldığında görülecektir: Mikro milliyetçi ve dinci örgütlerin çok önemli bir kısmının kuruluş tarihi 1970’lerin ortalarından 1990’ların başına kadar olan dönemdir.

Daha önceki bölümlerde de gördüğümüz üzere emperyalizmle Siyasal İslamcı örgütler arasındaki ilişkinin tarihi 20. yüzyıl başına kadar gider. Ama 20. yüzyılın son çeyreğindeki ilişkinin boyutu farklıdır. Birinci olarak dönem değişmiştir. Devrimci hareket dünya çapında geri çekilmeye başlamıştır. İkinci olarak arkada kalan on yıllar içinde emperyalizm, dinci örgütlere yaptığı yatırımla, bu örgütleri epeyce palazlandırmış, yani “kullanılmaya elverişli araçlar” haline getirmiştir.

            Sovyetler Birliği’nin Afganistan işgali ve bu işgale karşı başlayan direniş, Siyasal İslamcı harekete arkada kalan on yıllar içinde büyük yatırımlar yapan ABD’ye aradığı fırsatı verdi.

Afganistan Savaşı

            Alman araştırmacı F.W. Engdahl, Türkiye’de Kaynak Yayınları tarafından yayınlanan “Tanrıların Gazabı – Kaybolan Hegemonya” adlı değerli çalışmasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak emperyalizm ile Siyasal İslamcılar arasındaki ilişkiyi belgeleriyle anlatır. ABD, “Sovyetlere bir Vietnam yenilgisi tattırmak” amacıyla 1979 başında “Siklon Operasyonu” adını verdiği planı uygulamaya koyar. Bu operasyon kapsamında İslamcı örgütlere toplam 7 milyar dolar kaynak ayrılmıştır ki bu, o zaman için bu çok büyük bir paradır. Böylece Afganistan’da mevcut yönetime ve ülkedeki Sovyet varlığına karşı şiddet eylemleri örgütlenmiş ve ardından gelen Sovyet askeri işgali sonrasında ise bütün Müslüman ülkelerden binlerce “mücahit”, Müslüman Kardeşlerin organizasyonu (Afganistan’a mücahit gönderme işinin başında İhvan liderlerinden Dr. Abdullah Azam vardır) ve Suudi Arabistan’ın parasal desteği ile Pakistan üzerinden Afganistan’a gönderilmiştir. Sonuç olarak 10 yıl süren savaş, Sovyetlerin yenilgisiyle sonuçlanmış ve bu yenilginin Sovyetler Birliğinin dağılmasında çok önemli etkisi olmuştur. Ama ABD açısından kazanılan başarı sadece bundan ibaret değildir. Afganistan savaşı ABD’ye, daha sonraki çatışma bölgelerinde, savaş pratiği yaşamış binlerce “mücahit”in “kullanılmaya hazır hale gelmesini” sağlamıştır.

            Nitekim Afganistan’dan sonra sıra Bosna’ya, Kosova’ya ve Çeçenistan’a geldi. ABD Bosna ve Kosova’da da hedeflerine ulaştı. Çeçenistan’da, Rusya’yı uzun yıllar uğraşmak zorunda bıraktı. Ama bunun da ötesinde Afganistan’da savaş eğitiminden geçen militanlar, hemen hemen bütün Müslüman ülkelerde 1990 sonrasında ve özellikle 2000’li yıllarda yaşanan terör olaylarının asli aktörü olarak rol oynadılar.

            Graham Fuller, daha sonraki yıllarda bu politikayı şu şekilde özetlemiş ve aynı şekilde Çin’e karşı da uygulanması gerektiğini yazmıştır:

            “İslam’ın evrimine klavuzluk etme ve düşmanlarımıza karşı onlara yardım etme politikası, Afganistan’da, Kızıl Ordu’ya karşı mükemmel bir şekilde işledi. Aynı öğretiler halen Rus gücünden artakalanları istikrarsızlaştırmak için ve özellikle Orta Asya’daki Çin etkisine karşı koymak için de kullanılabilir.” (aktaran F.W. Engdahl, age, s.243)

            Fuller’in sözlerindeki kritik ifade, “İslam’ın evrimine klavuzluk etme” cümlesidir. Aslında bu cümle Emperyalizm-Siyasal İslam ilişkisinin çok özlü bir ifadesidir. Söz konusu dönemde Afganistan medreselerinde okutulan ders kitaplarının ABD tarafından basılması ve bu ülkeye gönderilmesi, “İslam’ın evrimine” nasıl klavuzluk yapıldığına somut bir örnek olarak alınabilir.

Dinciliğe verilen tavizler

            Siyasal İslam, İran’dan başlayarak bir çok ülkede bu dönemde iktidar oldu. İran’ı ayrı bir başlık altında işlemek de yarar var çünkü İran, emperyalist merkezlerin kontrolü altında değildi. Tam tersine emperyalist merkezlere karşı hareket etti. Ama bu dönemde Afganistan’dan Pakistan’a, Sudan’a, Somali’ye ve Türkiye’ye kadar çok sayıda ülkede Siyasal İslamcı iktidarlar yönetime geldi.

            En az bunun kadar önemli olan bir diğer gelişme de hemen hemen bütün Müslüman ülkelerde Siyasal İslam’a verilen tavizlerdir. İslam’ın, devletin resmi dini olarak kabul edilmesi, çıkarılacak yasaların İslami esaslara aykırı olmaması, Siyasal İslamcı örgütlerle uzlaşmanın sonucu çıkarılan diğer yasalar vb. gibi, ülkeden ülkeye değişen ölçülerde dinsel düzenlemeler bütün ülkelerde yapıldı.

            Tarihsel olarak İslam Dünyası ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasındaki farkı anlatmak için “İslamiyette Ruhban sınıfı yoktur” denilir. Müslüman ülkelerin son yarım yüzyılı, istisnasız hemen hemen bütün ülkelerde devlet eliyle bir “ruhban sınıfı”nın yaratılmasına sahne olmuştur. Bütün ülkelerde ihtiyacın çok üzerinde inşa edilen camiler, dini eğitim veren kurumların devlet eliyle yaygınlaştırılması, Türkiye’deki gibi devasa bir Diyanet İşleri Başkanlığı, sonuç olarak ekmeğini dinden kazanan yüzbinler, milyonlar yaratmış durumdadır. Ekmeğini dinden kazanan çok büyük bir kitlenin varlığı, Siyasal İslam’a devlet eliyle kitlesel temel yaratmaktan başka anlama gelmedi.

            Oysa bütün İslam ülkeleri tarihine baktığımızda, siyasal otorite tarafından maaşları ödenen, ihtiyaçları karşılanan bir din adamları sınıfı hiçbir zaman olmadı. Sınırlı sayıdaki görevli dışında Müslüman dünyasında din adamları, normal olarak aynı zamanda hayatlarını kazandıkları bir işi de olan kimselerdi. Türkiye’de de Cumhuriyet’in ilk döneminde devlet, imamların maaşını ödemedi. İmamların yaptığı iş; – namaz kıldırmak, cenaze kaldırmak vb. – bu konularda bilgisi olan cemaatten biri tarafından yapılırdı. Veya cami cemaati kendi arasında cami hocasına verilecek parayı toplardı.

Ama 1950’lerden itibaren durum değişti. Devlet İmam Hatip yetiştirmeye, maaşlarını ödemeye başladı. Yıllar içinde artan bütçe sonuçta devasa bir din adamı kesimi ortaya çıkardı. Sonuç olarak şimdi şu söylenebilir: Müslüman ülkelerde; Hristiyanlık, Budizm vd dinleri benimseyen ülkelerden farklı olarak bizzat devlet eliyle yaratılmış olan bir ruhban sınıfı vardır ve bu sınıf her türlü ilerlemenin karşısındadır. Bazı istisnalar dışında  bu kesim (sınıf), dünyanın gericilik merkezleri ile kendi milli devletine karşı işbirliği yapmaktadır. (Devam edecek)

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sanalbasin.com üyesidir