Türkiye’nin mavi gözleri kururken

BİR İKLİM VE BEKA MUHASEBESİ

Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Biyoloji/Zooloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Karataş, önümüzdeki yılların en büyük sorunlarından biri olacak kuraklığı Aydınlık için kaleme aldı.

DÜNYANAIN İKLİM SAATİ KAÇI GÖSTERİYOR?

Nihayet yılın ilk karı düştü. Niğde’nin ve Türkiye’nin pek çok şehrinin sokakları az da olsa o özlenen beyaza büründü. Ancak yeni yıla girdiğimiz şu günlerde gelen bu yağış, aslında “gecikmiş” bir müjdedir. Normalde çok daha erkenden beklediğimiz karın bu denli gecikmesi, mevsimlerde artık geri dönülemez bir döngü bozukluğu yaşadığımızın kanıtıdır. Kışın yağması gereken kar yağmıyor, ocak ayında denize girilebilecek havalarla karşılaşıyoruz; öte yandan mayıs veya haziran aylarında, doğa tam uyanmışken geç gelen kar yağışlarıyla sarsılıyoruz.

Bu noktada bir kavram karmaşasını düzeltmek gerekir: Bugün popüler kültürde sıklıkla “küresel ısınma” ifadesi kullanılıyor. Oysa bu terim tek başına yaşananları açıklamaya yetmiyor. Bizim karşı karşıya olduğumuz durum, bir ısınmadan çok daha karmaşık olan “küresel iklim değişikliği” ve buna bağlı gelişen şiddetli bir “mevsimsel kayma”dır. Çünkü sadece sıcaklıklar artmıyor; iklimde bir düzensizlik, ani dalgalanmalar ve soğuma atakları da görülüyor. Bu bir sebep değil, Dünya’nın 4,6 milyar yıllık tarihinde defalarca yaşanmış ancak insan eliyle hızı değiştirilmiş bir sonuçtur.

MİLANKOVİC DÖNGÜLERİ VE KARTOPU DÜNYA

Jeolojik kayıtlara baktığımızda, yaklaşık 541 milyon yıl önceki Kambriyen döneminden bugüne, Dünyamızın defalarca “Kartopu Dünya” (Snowball Earth) haline gelerek kutuplardan ekvatora kadar buzlarla kaplandığını, defalarca da tropikal bir sıcaklığa büründüğünü görüyoruz.

Bu devasa iklim saatinin zembereği, Milankovic Döngüleri dediğimiz astronomik hareketlerdir. Dünya’nın Güneş etrafındaki yörüngesinin şekli (eksentrisite), eksen eğikliği ve yalpalaması (presesyon), iklimin binlerce yıllık doğal salınımını belirler. Yani Dünya, insan yokken de ısınıp soğuyordu. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu trajik kılan şey, doğanın milyonlarca yıla yaydığı bu değişim hızını, insanoğlunun son 200 yıllık sanayileşme ile akıl almaz bir boyuta taşıması ve dengeyi bozmasıdır.

VOLKANLAR TARİHİN AKIŞINI NASIL DEĞİŞTİRDİ?

Doğal felaketler her zaman iklimi ve beraberinde insanlık tarihini şekillendirmiştir:

  • Thera (Santorini) patlaması: MÖ 1600’lerde yaşanan bu olay, gökyüzünü küllerle perdeleyip Mısır’da ürünlerin yetişmemesine sebep olmuştur. Bu kıtlık, antik halkları (Filistinlilerin ataları Pelesetler dahil) “Deniz Kavimleri” göçüyle Türkiye’nin kıyılarına sürüklemiştir.
  • Tambora ve yazsız yıl: 1815’teki Tambora patlaması, 1816 yılını dünya genelinde “Yazsız Yıl” yapmış, Avrupa’da büyük ölümlere neden olmuştur.
  • 1250’li yılların felaketi: 13. yüzyıldaki volkanik kışlar, Asya’daki kuraklığı tetikleyerek Moğol istilasını hızlandırmış, peşinden gelen veba salgınıyla Avrupa nüfusunu kırıp geçirirken, Osmanlı’nın batı yönündeki ilerleyişini kolaylaştırmıştır.
  • Hatta IV. Murad döneminde (17. yy), “Küçük Buzul Çağı”nın en sert döneminde İstanbul Boğazı’nın donacak kadar soğuması, bu küresel dalgalanmaların bizim topraklarımızdaki en somut hafızasıdır.

NÜFUS BASKISI VE HIZLANDIRILMIŞ YOK OLUŞ

1800’lü yılların sonunda ancak 1 milyara ulaşan dünya nüfusu, bugün 8 milyarı aşmıştır. Bu devasa artış, doğanın milyonlarca yıllık sermayesini sadece bir iki yüzyılda tüketmemize neden oluyor. Doğal süreçte bir canlı türünün ömrü 1 ila 10 milyon yıl iken; biz son 500 yılda türlerin yok olma hızını 300 ila 1000 kat artırdık. Türkiye genelinde şu an 450’den fazla türümüzün tehdit altında olması, yaşadığımız bu biyolojik krizin en net göstergesidir.

BÖLGE BÖLGE KURUMANIN ANATOMİSİ VE YANLIŞ SU YÖNETİMİ

Konya-Tuz Gölü Havzası artık ‘su azlığı’ değil ‘tamamen yok oluş’ noktasına gelmiştir. Ege’nin devasa Göl Marmarası, son yıllarda gözlerimizin önünde tamamen kuruyarak bir tarım arazisine dönüştürüldü.

Bölge bölge kurumanın anatomisi ve yanlış su yönetimi

Tersakan Gölü

İklimdeki düzensizlik ve mevsimsel kaymalar kapımızdayken, asıl büyük darbeyi su kaynaklarımızı kullanma biçimimizle alıyoruz. Türkiye genelinde göllerimiz sadece “yağış azlığı” nedeniyle kurumuyor; onları biz, yanlış tarım politikaları ve kontrolsüz sanayi kullanımıyla adeta “damarından çekerek” bitiriyoruz.

İÇ ANADOLU: BİR HAVZANIN SESSİZ VEDASI

Konya-Tuz Gölü Havzası, Türkiye’nin en dramatik su kaybını yaşıyor. 2025 yılı itibarıyla durum, artık “su azlığı” değil “tamamen yok oluş” noktasına gelmiştir.

Bolluk ve Tersakan Gölleri: Son bir yıl içinde bu göller tamamen kurudu. Bir zamanlar flamingoların üreme alanı olan bu sığ suların yerinde artık tuzlu toz bulutları yükseliyor.

Düden Gölleri: Küçük Düden tamamen kurudu. Büyük Düden ise sadece Kulu Arıtma Tesisi’nden gelen az miktardaki atık su sayesinde “ıslak” görünüyor. Doğal bir sulak alanın varlığından bahsetmek artık imkânsız.

Eşmekaya Sazlığı: Bir zamanlar devasa bir ekosistem olan bu alan, baraj inşası ve yeraltı sularının çekilmesiyle tamamen mera haline geldi, hafızalardan siliniyor.

Çavuşçu Gölü (Ilgın): 2025 yılında kuruyan göller listemize maalesef Ilgın’daki bu önemli rezervuar da eklendi.

Ereğli Sazlıkları: Çok değil, 40-50 yıl öncesine kadar bir ucu Karaman yolunda bir ucu Niğde yakınlarında olan Ereğli Sazlıkları, bugün tamamen kurudu. Son kalıntıları Ereğli’nin Karaman çıkışında kalan birkaç küçük alan.

Meke Maarı olarak da adlandırılan krater gölleri: “Dünyanın nazar boncuğu” adıyla bilinirdi. Bugün tarihi fotoğraflarla hatırlıyoruz. Şu an 20-30 yaşındakiler ve daha gençler hiç göremedi bile.

Eğridir Gölü

EGE VE AKDENİZ: GÖLLER YÖRESİ’NİN SONU MU?

Göl Marmara (Manisa): Ege’nin bu devasa gölü, son yıllarda gözlerimizin önünde tamamen kuruyarak bir tarım arazisine dönüştürüldü. Ekosistem tamamen çöktü.

Akşehir ve Eber: Akşehir Gölü yıllar önce kurumuştu; onu besleyen Eber Gölü’nde ise su seviyesi can çekişiyor.

Eğirdir ve Beyşehir: Türkiye’nin en büyük tatlı su rezervleri olan bu iki gölde, su seviyesi kritik eşiğin çok altına indi. Tarımsal sulama baskısı, bu göllerin kendini yenileme kapasitesini yok ediyor.

Acıgöl, Salda ve Kovada: Bu doğa harikalarında da su sıkıntısı had safhada. Özellikle Burdur ve Denizli arasındaki Acıgöl’ün sodyum sülfat işletmeciliği ve yeraltı suyunun çekilmesi nedeniyle aynalama alanı dramatik ölçüde daraldı.

BATIDAN KARADENİZ’E: KİRLİLİK VE SIĞLAŞMA KISKACI

İznik ve Uluabat: Marmara Bölgesi’nin bu iki devi hem sanayi kirliliği hem de sığlaşma ile boğuşuyor. Uluabat Gölü, sediment birikimi ve su seviyesindeki azalma nedeniyle ekolojik fonksiyonlarını yitirmek üzere.

Karadeniz ve Trakya: Karadeniz bölgemizde İç Anadolu’daki gibi büyük ölçekli göl kurumaları yaşanmasa da su seviyelerinde belirgin düşüşler gözleniyor. Trakya’da ise İğneada Longozları içindeki Hamam ve Pedina gibi hassas göller, denizle olan o narin dengesini kaybetme riskiyle karşı karşıya.

NEREDE HATA YAPIYORUZ?

Buradaki temel sorun sadece “doğa” değil, bizim tercihlerimizdir.

1. Vahşi sulama ve ürün deseni: Şeker pancarı, mısır ve özellikle de inanılmaz su tüketen yonca gibi bitkilerin, su fakiri İç Anadolu’da yeraltı sularıyla yetiştirilmesi intihardır.

2. Derelerin hapsedilmesi: Derelerin üzerine kurulan baraj ve göletler, suyu dere yatağında tutmak yerine geniş yüzeylere yayıyor. Bu da sığlaşan suyun güneş altında çok daha hızlı buharlaşmasına neden oluyor. Yani barajlar, suyu biriktirirken aslında bir yandan da atmosfere daha hızlı “kaçırıyor”.

3. Sanayi ve madencilik: Sadece tarım değil; maden ocakları ve sanayi tesisleri de bölgenin yeraltı su tabakasını (akiferleri) hızla boşaltıyor.

Artan dünya nüfusu (8 milyarın üzerinde) ve sanayileşme hızı, doğanın milyonlarca yılda biriktirdiği su sermayesini son 200 yılda tüketmemize yol açtı.

BİYOLOJİK BİR SOYKIRIM VE KAYBETTİĞİMİZ ‘ENDEMİK’ EVLATLAR

Dünyada türlerin doğal yok oluş hızı son 500 yılda tam bin kat arttı. Bu durum, Türkiye’nin biyolojik zenginliği için artık bir ‘alarm’ değil, ‘can pazarı’ evresidir. Türkiye genelinde 450’den fazla türümüz ‘Kırmızı Liste’de, yani yok olma tehdidi altındadır.

İnsanoğlu, yeryüzündeki 4,6 milyar yıllık serüvenin son figüranı olmasına rağmen, sahneye çıktığı andan itibaren doğanın dengesini en hızlı bozan aktör oldu. National Geographic ve TÜBA bünyesinde yayımlanan çalışmalarımızda da vurguladığımız üzere; dünyada türlerin doğal yok oluş hızı son 500 yılda tam bin kat arttı. Bu durum, Türkiye’nin biyolojik zenginliği için artık bir “alarm” değil, “can pazarı” evresidir.

KIRMIZI LİSTE VE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOL

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN)’nin verilerine göre Türkiye genelinde 450’den fazla türümüz “Kırmızı Liste”de, yani yok olma tehdidi altındadır. Bu sayı sadece kuşlar ya da memelilerle sınırlı değildir; bitkilerden iç su balıklarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Ancak en acısı, dünyada sadece Türkiye’de yaşayan ve artık tamamen yok olan, “soyu tükenmiş” kabul edilen dört endemik iç su balığımızdır:

  1. Gökçe Balığı (Alburnus akili): Beyşehir Gölü’nün bu nadide üyesi, gölün ekolojik dengesinin bozulması ve yanlış avcılık politikalarıyla artık tarih oldu.
  2. İznik İncibalığı (Alburnus nicaeensis): İznik Gölü’nün hafızasından silindi, artık hiçbir ağda ona rastlanmıyor.
  3. Gölcük Dişlisazancığı (Aphanius splendens): Isparta Gölcük Gölü’nün kuruması ve kirlenmesiyle dünyadaki tek yuvası yok edildi.
  4. Eğirdir İncesaz Balığı (Pseudophoxinus handlirschi): Eğirdir Gölü’nün o meşhur berrak sularının parçasıydı; bugün sadece laboratuvar kavanozlarında birer örnek olarak kaldı.

Prof. Dr. Karataş’ın, kuruyan Düden Gölü’nden geçmiş yıllarda fotoğrafını çektiği uçan ördek / Çıkrıkçın (üstte) ve flamingolar.

“Artık oralarda çamuru zor görüyoruz!”

İNSUYU’NDAKİ SESSİZ ÇIĞLIK: GOBİO İNSUYANUS

Bu dört balığa, bugünlerde bir beşincisinin eklendiği gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Konya-Cihanbeyli’deki İnsuyu Çayı, dünyada sadece bir balığa ev sahipliği yapıyordu: İnsuyu Kaya Balığı (Gobio insuyanus). Geçtiğimiz yıl bizzat yaptığım saha kontrollerinde, İnsuyu’nun damarlarının tamamen kesildiğini, kaynağın kuruduğunu gördüm. Eğer bir canlının dünyadaki tek yaşam alanı kurumuşsa, o canlı artık yoktur. Resmi kayıtlar henüz bu acı kaybı tescillemese de bilimsel saha gerçeği ne yazık ki budur.

NEDEN KAYBEDİYORUZ?

Bu kayıplar sadece “iklim değişikliği” denilerek geçiştirilemez. Bu, bir biyolojik soykırımdır ve sebepleri çok nettir:

  • İstilacı Türler: Ekonomik kaygılarla göllerimize salınan etçil balıklar (levrek, israil sazanı vb.), binlerce yıldır orada yaşayan yerli türlerimizi yiyerek bitirdi.
  • Hızlandırılmış Küreselleşme: TÜBA makalemizde ele aldığımız üzere, insanların bilinçli veya bilmeyerek taşıdığı istilacı türler ve hastalıklar, yerel biyotayı (flora ve fauna) kökünden sarsıyor.
  • Habitat Parçalanması: Suların kesilmesi, barajlar ve kurutulan sazlıklar, canlıların üreme ve beslenme yollarını tıkadı.

Bugün Hatay Dağ Ceylanı (Gazella gazella), Apollo Kelebeği (Parnassius apollo) ya da Kelaynaklar (Geronticus eremita) için verilen mücadele çok kıymetlidir. Ancak unutmamalıyız ki; bir balık türü, kuruyan bir gölle birlikte yok olduğunda, onu bir daha geri getirme şansımız yoktur. Doğa bir bütün olarak çökmektedir ve biz bu çöküşün tam ortasındayız.

GELECEĞİN SAVAŞI: SU STRATEJİSİ VE TASARRUF YALANLARI

Bugün, tarımsal sulamaya ihtiyaç duymadığımız şu soğuk kış günlerinde, Niğde’ye kar yağarken, ‘vakit var’ diyerek şimdiden radikal kararlar almalıyız. 2026 yazını bekleyip sular kesildiğinde şikâyet etmek çözüm değildir. Herkes, ulusal bir ‘Su Bekâ Stratejisi’ etrafında birleşmelidir.

İklimdeki düzensizlik ve göllerimizdeki dramatik çekilme karşısında her yıl televizyonlarda ve sosyal medyada benzer sloganlar duyuyoruz: “Dişinizi fırçalarken musluğu kapatın!”, “Banyo yerine duş alın!” Şüphesiz ki bireysel duyarlılık ve su tasarrufu ahlâkı çok kıymetlidir; ancak toplam su tüketimi tablosuna baktığımızda, bu çağrıların buzdağının sadece görünen küçük bir kısmına hitap ettiğini görüyoruz. Türkiye’nin su krizini evdeki musluklardan ziyade, tarladaki fıskiyelerde, fabrikanın borularında ve yanlış planlanmış barajlarda aramalıyız.

JEOLOJİK BİR GÖZ KIRPMASI: 1 MİLYARDAN 8 MİLYARA

Burada asıl büyük resmi görmek için rakamlara bakmak zorundayız. İnsanlık tarihinin binlerce yılı boyunca oldukça yavaş artan dünya nüfusu, ilk kez 1804 yılında 1 milyar sınırını aşmıştır. Ancak asıl çarpıcı olan şudur: milyarlarca yıllık dünya tarihinde 1 milyara ulaşmak binlerce yıl sürmüşken; 1 milyardan 8 milyara çıkışımız sadece 220 yıl gibi bir sürede gerçekleşmiştir. Bu durum, jeolojik açıdan sadece bir “göz kırpması” kadar kısa bir süredir. İşte bu ani ve devasa nüfus patlaması, doğanın milyonlarca yılda biriktirdiği yeraltı su rezervlerini (akiferleri) son 200 yılda acımasızca tüketmemize yol açmıştır. Maden ocaklarından tekstil fabrikalarına kadar devasa bir çark, toprağın altındaki o “kadim emaneti” hızla boşaltmaktadır.

TARIMDA İNTİHAR: SUYA GÖRE DEĞİL KÂRA GÖRE ÜRÜN

Türkiye’de kullanılan suyun yaklaşık yüzde 75-80’i tarımsal sulamaya gitmektedir. Buradaki asıl büyük yanlış, su fakiri olan İç Anadolu gibi bölgelerde şeker pancarı, mısır, ayçiçeği ve hepsinden daha fazla su tüketen yonca gibi bitkilerin ekilmesidir. Çiftçimiz, yeraltı suyunu bitmeyecek bir hazine sanarak her geçen yıl daha derine sondaj vurmakta, bu da obrukların oluşmasına ve yeraltı su tabakasının çökmesine neden olmaktadır.

Daha vahimi, derelerimizi barajlara hapsederek “suyu tuttuğumuzu” sanıyoruz. Oysa su, dere yatağında akarken olan yüzey alanından çok daha fazlasına baraj gölü haline geldiğinde kavuşur. Genişleyen yüzey ve sığlaşan yapı, güneş ışınlarının etkisiyle buharlaşma hızını dramatik şekilde artırır. Yani biz suyu biriktirelim derken, aslında onu atmosfere daha hızlı “kaçırıyoruz”.

ÖNÜMÜZDEKİ YÜZYILIN SAVAŞLARI: MAVİ ALTIN

Geçen yüzyılın savaşları petrol ve enerji kaynakları üzerinden yürütüldü. Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılın ve geleceğin asıl stratejik beka meselesi “su” olacaktır. Sınır aşan sular, kuruyan havzalar ve azalan tatlı su kaynakları, ülkeler arasındaki en büyük gerilim hattını oluşturacaktır. Bu bir kehanet değil, bilimsel ve siyasi bir projeksiyondur. Suya hükmeden, geleceğe hükmedecektir.

HAZIR KIŞ MEVSİMİNDEYKEN…

Bugün, tarımsal sulamaya ihtiyaç duymadığımız şu soğuk kış günlerinde; Niğde’ye kar yağarken,

“vakit var” diyerek şimdiden radikal kararlar almalıyız. 2026 yazını bekleyip sular kesildiğinde şikâyet etmek çözüm değildir. Siyasilerimizden sanayicimize kadar herkes, ulusal bir “Su Bekâ Stratejisi” etrafında birleşmelidir. Aksi takdirde, gelecekteki savaşlar sadece uzak coğrafyalarda değil, bizim kurumuş dere yataklarımızda başlayacaktır.

BİR UYANIŞ ÇAĞRISI DOĞAYLA UZLAŞMAYA MECBURUZ

Siyasilerimiz, bilim insanlarımız ve sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek seçim dönemlerini aşan, partiler üstü bir ‘Ulusal Su Anayasası’ oluşturmalıdır. Diş fırçalarken musluğu kapatmak elbet bir erdemdir ancak asıl kurtuluş, devasa sanayi çarklarını doğanın ritmine uygun hale getirmektir.

Bugün Niğde’de karın o masum beyazlığına bakarken, aslında oldukça derin ve sarsıcı bir tabloyu muhakeme ettik. Jeolojik devirlerden, volkanik patlamaların tarihin akışını nasıl değiştirdiğinden başladık; kuruyan göllerimize ve bizzat yok oluşuna şahitlik ettiğimiz endemik balıklarımıza kadar geldik. Peki, bu karamsar tabloyu değiştirmek mümkün mü? Evet, ancak bu sadece “yağmur duasına çıkarak” değil, doğanın kadim yasalarına yeniden uyum sağlayarak mümkündür.

SU VERİMLİLİĞİ: SLOGANDAN STRATEJİYE

Türkiye’nin su yönetiminde köklü bir zihniyet devrimine ihtiyacı vardır. Artık “suya göre tarım” bir tercih değil, hayatta kalma şartıdır. İç Anadolu’nun kalbinde, milyonlarca yıldır orada olan yeraltı sularını çekip mısır veya yonca sulamak, geleceğin suyunu bugünden çalmaktır. Havza bazlı planlama ile suyun bol olduğu yerlerde su yoğun ürünler, suyun kısıtlı olduğu yerlerde ise kuraklığa dayanıklı yerel türler teşvik edilmelidir. Ayrıca, vahşi sulama yöntemleri tamamen terk edilmeli ve kapalı devre basınçlı sulama sistemlerine devlet eliyle hızla geçilmelidir.

SADECE ÇİFTÇİ DEĞİL SANAYİ DE DEĞİŞMELİ

Su krizi sadece tarımın sırtına yüklenemez. Sanayi tesisleri ve maden ocakları için “gri su” kullanımı, yani atık suların geri dönüştürülerek yeniden sisteme kazandırılması bir tercih değil, yasal bir zorunluluk olmalıdır. Şehirleşme politikalarımızda ise “yağmur suyu hasadı” gibi kadim ve basit yöntemleri modern mimariye entegre etmemiz, betonlaşan kentlerin yeraltı sularını beslemesini sağlamamız şarttır.

BİYOLOJİK MİRASIN KORUNMASI: GİDENLERİ GERİ GETİREMEYİZ

Kaybettiğimiz Gökçe Balığı (Alburnus akili) veya İnsuyu Kaya Balığı (Gobio insuyanus) gibi türler bize şunu öğretti: Ekosistem bir zincirdir ve kopan bir halka, tüm yapıyı sarsar. Kırmızı listemizdeki 450’den fazla türümüzü korumak, sadece o canlıları değil, bizzat kendi yaşam kalitemizi ve gıda güvenliğimizi korumaktır. Çıldır Gölü’nde buzun tekrar güvenle kalınlaşmasını, Van Gölü’nün kuzeyindeki Erçek ve Arin göllerinin canlanmasını istiyorsak; havzadaki her türlü beşerî baskıyı, özellikle yeraltı suyu kullanımını minimize etmeliyiz.

BİR ‘SU ANAYASASI’ ŞART

Bugün, suyun tarımsal amaçla kullanılmadığı bu soğuk kış günleri, en büyük düşünme fırsatımızdır. Siyasilerimiz, bilim insanlarımız ve sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek, seçim dönemlerini aşan, partiler üstü bir “Ulusal Su Anayasası” oluşturmalıdır. 1800’lerin başında sadece 1 milyar olan nüfusun, jeolojik bir göz kırpması kadar kısa sürede 8 milyarı geçtiği bu dünyada, kaynaklar artık sonsuz değildir.

Gelecekteki savaşlar petrol veya toprak için değil, bir bardak temiz su için çıkacaksa; biz bugün göllerimize, derelerimize ve yeraltı sularımıza sahip çıkarak en büyük milli savunma hamlemizi yapmalıyız. Diş fırçalarken musluğu kapatmak elbet bir erdemdir ancak asıl kurtuluş; devasa sanayi çarklarını ve tarım desenimizi doğanın ritmine uygun hale getirmektir.

Unutmayalım: Doğa bizden intikam almaz, doğa sadece kendi yasalarını uygular. Biz o yasalara uyarsak var oluruz, inatlaşırsak kuruyan göllerimiz gibi sadece tarih kitaplarında birer hatıra olarak kalırız. -BİTTİ-

Karataş, artık iyice kuruyan Sultansazlığı’nda.

Bir coğrafyanın vasiyeti

Geriye dönüp baktığımızda Anadolu ve Trakya, sadece bir kara parçası değil; binlerce yıldır medeniyetleri emziren, sularıyla hayat veren canlı bir organizmadır. Ancak bugün bu organizmanın damarları birer birer kuruyor. Geçmişte tarım alanı açmak gayesiyle kurutulan Hatay’daki Amik Gölü ve Antalya Elmalı’daki Avlan Gölü gibi devasa ekosistemlerin kaybı, bize bir gerçeği çok acı öğretti: Doğadan aldığımız her metrekare sulak alan, aslında geleceğimizden çaldığımız birer iklim sigortasıdır. Maraş’taki Gavur Gölü ve Konya’daki Suğla Gölü örneklerinde olduğu gibi, kurutulan her göl bugün yaşadığımız o kavurucu toz fırtınalarının, bozulan nem dengesinin ve düzensiz yağışların ana sebebidir.

Bugün Konya-Cihanbeyli’deki İnsuyu Çayı’nda son nefesini veren o küçük kaya balığının (Gobio insuyanus) sessizliği, aslında hepimizin geleceğine dair bir çığlıktır. Doğa, milyarlarca yıllık sabrıyla bize bir şans daha veriyor. Bu kışın karı, toprağın altında uyuyan tohumlar ve henüz tamamen kurumamış olan yeraltı su rezervlerimiz, bizim son kalemizdir.

VAKİT, MAVİYE SAHİP ÇIKMA VAKTİDİR

Bizler bu coğrafyanın sadece bugünkü sakinleri değil, aynı zamanda yarınki sahiplerinin de emanetçileriyiz. Bilimsel veriler, jeolojik döngüler ve saha gözlemleri tek bir noktada birleşiyor: Su biterse, hayat biter. Gelecek nesillere; “Bir zamanlar buralarda göller vardı” diye hüzünlü masallar anlatmak yerine; onlara masmavi parlayan Hazar, Eğirdir, Beyşehir ve Çıldır göllerini yaşayan birer miras olarak bırakmalıyız.

Resmiyetin ve hukukun ötesinde, bu bir “vicdan ve beka” meselesidir. Türkiye’nin mavi gözleri olan göllerimizi kendi ellerimizle kör etmeyelim. Şehirlerimizdeki musluktan tarladaki fıskiyeye kadar her damlada, o kurumuş göl yataklarının sızısını hissederek hareket edelim. Unutmayın, doğayla inatlaşan hiçbir medeniyet ayakta kalamamıştır. Bizim yolumuz doğayla inatlaşmak değil, onun kadim ritmine yeniden eşlik etmek olmalıdır.

Güzel ülkemiz Türkiye’nin suları yeniden gür akana, göllerimiz tekrar kuş çığlıklarıyla dolana dek bu muhasebe bitmeyecektir.

HENÜZ GEÇ DEĞİLKEN

Okura not: Bu yazı dizisinde paylaşılan tüm bilgiler; National Geographic ve TÜBA bünyesinde yayımlanan bilimsel makalelerimiz ile 1990 yılından itibaren 2025 yılına kadar uzanan güncel saha gözlemlerimize dayanmaktadır. Amik, Avlan, Gâvur ve Suğla gibi kurutulan göllerimiz, tarımsal amaçlı yapılan yanlış müdahalelerin tarihimizdeki en somut göstergeleridir. Bir zamanlar “dünyanın nazar boncuğu” olarak anılan Meke Maarı ve Nasrettin Hocamızın o meşhur Akşehir Gölü, bugün bu yanlış gidişatın bedelini en ağır şekilde ödeyenlerdendir. Çözüm; günübirlik kâr hırsında değil, doğanın ritmiyle uyumlu ulusal bir su stratejisindedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir