
TÜİK’e göre, geçen yıl teşviklere karşın evlenmeler dibe vurdu, boşanmalar aldı başını gitti. Dr. Ali Emre Şevik, ‘Anlık bir sorun olmanın çok ötesinde, neoliberal politikaların en az üç kuşaktır neden olduğu birikimin sonucunu yaşıyoruz.’ dedi.
Z. RUHSAR ŞENOĞLU
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’nun 2025 evlenme ve boşanma istatistiklerine göre geçen yıl her üç evlilikten biri evliliğin ilk beş yılında, her beş evlilikten biri ise evliliğin ilk 6-10 yılı içinde boşanmayla sonra erdi. Bin kişi başına düşen boşanma sayısını ifade eden kaba boşanma hızı Türkiye genelinde binde 2,26 oldu.
Evlenen çiftlerin sayısı 2024 yılında yaklaşık 570 binken geçen yıl 552 bin dolayına geriledi. Ortalama ilk evlenme yaşı aynı yıl erkeklerde 28,5’e, kadınlarda 26’ya yükseldi.
Çanakkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Dr. Ali Emre Şevik, konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

| – Evlenmeler azalırken boşanma davranışlarının artması, bu ikisinin ortak bir nedene bağlı olmasından mı kaynaklanıyor? |
Ortak bir nedene bağlayabiliriz. Farkında olunması ve akılda tutulması gereken şey; dönüşüm veya değişim, tarihsel süreçte sosyal yapıların hepsinde ve her dönemde var. Var olmaya da devam edecek. Esasen toplumu tehdit etmesinden ziyade, bu durumun önemi, bireylerin mutsuz-tatminsiz yaşamlar sürüp, göçüp gitmeleri.
BU ‘YENİ GERÇEKLİK’ DEĞİL!
Şu an içinde bulunduğumuz durum sorunlu bir durum mudur? Evet! Aynı Roma İmparatorluğu’nun son döneminde artan maddi birikim ve Roma vatandaşı kadınların -yani özgür bireylerin- evliliklerinde tek çocuk yapmayı tercih etmeleri gibi, benzer bir durumu şu an biz global ölçekte, tüm insanlık olarak yaşantılıyoruz. Ülkemizde de çok boyutlu ele alırsak, hem azalan-yok olan gerçek sosyal bağların -hem yatay hem dikey düzlemde- hem de maruziyetinden kaçınılamayan sosyal medyanın gerçek olmayan sanal etki ve çıktılarıyla, bizim toplumumuzda da görüyoruz, yaşıyoruz.
Bu durumun üstesinden gelmemizde hem bireyler olarak hem de toplum olarak, mevcut yeni duruma hızlı adapte olma becerimizi koruyup koruyamadığımız sorusu temel alınarak, ilk bakışta yanıtlanmaya çalışılabilir. Bu durum adapte olunması gereken yeni gerçeklik gibi ele alınırsa ki refah düzeyi yüksek topluluklar, kanımca hatalı olan bu yaklaşımın neden olduğu toplumsal yanılsamaya düşmüş ve çıkmaya çabalarken, bizler de düşebiliriz.
ALIŞILAGELEN ORTAM BOZULDU

Boşanma davranışları ve evlenme davranışlarının dönüşümü ve buna neden olan sosyal faktörler nedir diye sorulduğunda, açıklama kısmı esasen, mevcut içine düşülen durumu rasyonalize etme çabası olarak yanıltıcı oluyor. Buna benzer bir sosyal referansla yaklaşıldığında ‘woke culture’ diye isimlendirilen bir tanımlama doğmuş durumda, hatta bunun toplumlara dayatılmasının olumsuz sonuçları da yaşantılanıyor farklı toplumlarda. Ama temel anlamda, bir psikiyatrist gözüyle baktığımda, boşananların ya da mevcut evliliklerin ülkemizdeki durumu, tek kuşağın hızlı bir dönüşümle yüz yüze kaldığı anlık bir sorun olmanın çok ötesinde, özellikle 1980 sonrası ülkeye dayatılan neoliberal politikaların en az üç kuşaktır neden olduğu bir birikim gibi görünüyor. Bizden öncekiler, bizler, bizden sonrakiler bu sorunlu ortam ve etkileşimlere maruz kalagelmiş kuşaklarız, sadece neticeyi yaşıyoruz.
| – Sorunlu ailelerden mi söz ediyoruz? |
Sorunlu aileler de demeyelim, ideal, alışılagelen ortamın bozulmuş olmasının getirdiği bir sürecin nihai sonu diyelim.
KÜRESEL ÖLÇEKTE İLK
| – Evliliğe karşı bir tavır mı bu? |
Doğru. Ama bir taraftan da mevcut evliliklere baktıklarında, ‘Bunlar mutlu değiller, tartışıyorlar, iki üç yıl sonra boşanıyorlar.’ diyor. Evli olmayanlar veya bir evlilik kararını ertelemiş olanlar da mevcut durumlarını rasyonalize eder ve reklamını yapar şekilde ‘Bekârlık sultanlıktır!’ diyor. Bunlar eski sözler. Bu, bizim içinde bulunduğumuz döneme özgü, salt bizim kuşak olarak yaşadığımız ve maruz kaldığımız bir şey değil, insanlık dönemsel olarak bu tarz sorunlar yaşamıştı. Ama global ölçekte dünya ölçeğinde belki bu ilk oluyor. Bunun arkasına güncel teknolojik etkenler de eklenmiş durumda. Ama yaşadığımız şeyin temelinin ‘insan’ olgusuna dayanmasından ötürü çözümü de orada bulabileceğimizi düşünüyorum.
SANAL BİR İYİLİK HALİ ARZUSU
‘Hayatımı yaşıyorum!’, ‘Bekârlık sultanlıktır!’ gibi eski söylemlere sığınan, evlenmeyi ertelemiş ve kendince gününü iyi geçirdiğini düşünerek durumunu rasyonalize eden, bir taraftan da antidepresanını alıp terapistine giderken, kendi benlik bütünlüğünü korumak için bulunduğu durumun reklamını yapan kişi, yeni evli genç çiftler için de ‘Ben buna niye katlanıyorum? Bu sorunlara neden göğüs geriyorum? Tek başıma olsam, ben de şu arkadaşımın yaptığı gibi özgür yaşardım, istediğim harcamayı yapardım, istediğim yere istediğim zaman giderdim.’ filan gibi sanal bir iyilik hali arzusuna, arayışına düşüyor. Bu da kaçınılmaz olarak evlilik gibi karşılıklı ilgi, anlayış ve diyalogda süreklilik gerektiren yoğun bir sosyal etkileşimde, karşı tarafı tolere etme seviyesinin düşmesine sebep oluyor. Boşanmaların ve evlenmekten kaçınmanın ikisinin birbirleriyle olan iç içeliği bu şekilde özetlenebilir.
DOĞAL DEĞİL!
İlk bakışta bu durum bireylerin gönüllü hatta istemli tercihleri ve kendiliğinden oluşmuş bir durum gibi algılanabilse de değil! Bunun doğal bir gerçeklik olarak kabul görmesi, işte mesela şimdi sizinle ele alırken de sanki doğal bir gerçekliği analiz etmeye çalışıyor gibiyiz, buradaki yaklaşımımızda bile ufak bir sorun var. Çünkü bu durum doğal olarak oluşmuş bir durum değil.
Geçen 40 yıl içerisinde Türkiye, Türk toplumu, kendi kendisini yönetme, kendisi için plan yapabilme durumundan uzaklaştı, uzaklaştırıldı.

| YEMEK EVDE PİŞMEZSE… “Küresel ölçekte de neoliberal politikalar, Batı da dahil olmak üzere orta sınıfı eritti. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki düzenlemeler, ilk dönemde kazanan tarafların halkında yalancı bir refah algısının orta sınıfta oluşmasına sebep oldu ve böyle bir yalancı mutluluk çağı başladı. Bunun popülasyon büyümesine yansımasına ‘Baby Boomers’ dediler. Evlenen, çok çocuk yapan mutlu aile orta sınıf yapısı, şu an Batı’da da çökmüş durumda. Bir taraftan da günümüzde olup bitenin günah keçisi dahi ilan edilmiş durumda bu kitle. Bu ortamın oluşmasını sağlayan, merkezi gücü elinde tutanların kapital hırsı bitmedi ve orta sınıfın birikimleri de onların artık iştahını kabartan bir şeye dönüştü. Bugün, yavaş yavaş ilerleyen bu sürecin, ekonomi politik yaklaşımın toplumlara pompalanan sosyal sonucu, bireyselleştirmedir, bireyi tüketici nesne haline dönüştürmektir. “Birey tüketici olursa yemeğin evde pişme olasılığı azalır, dışarıdan sipariş eder, tüketimin şekli dönüşür. Her birey ayrı bir evde oturursa, kira rantı yükselir. İki yetişkinin tuttuğu evin kira getirisi iki çocuklu bir çekirdek ailenin tuttuğundan fazladır. Kapitali elinde tutan kesim, bunu halka dayattı. Ülkemizde de 1+1, 1+0 daireler moda hale getirildi. Birlikte yaşama ortamını zaten siz maddi çıkara kurban ettiniz; bu merkezi bir düzenlemenin yokluğunun en güzel göstergesi.” |
| ÖZGÜR DEĞİL GÖNÜLLÜ KÖLELER “Orta sınıfın ekonomik gücünün erimesi ile beraber, ‘Ekonomi kötü, kendime bakamıyorum ki çocuk sahibi olayım, aile kurayım!’ gibi bir maddi zemin oluştu. Bir başka neden, sosyal medyada maruz kalınan ‘Herkes herkesi aldatıyor, herkes herkesle birlikte olur, bu doğal bir şeydir!’ gibi farklı yaşam tarzları normalize edilerek, hatta olması gereken buymuşçasına kitleye empoze edildi. “Bütün bunlar, ortaya çıkan durumun sonuçlarını rasyonalize etme çabasıdır. Orayı tartışırsak eğer yani ‘Günümüzde efendim ekonomik durum kötü, anne baba adayı iki kişi birden çalışmak zorunda bırakılmış durumda, bu iki kişi evlendiğinde çocuklarına bakamayacaklarsa niye evlensin, çocuk yapsınlar?’ gibi haklı bir soruyla karşılaşıyoruz. Bu soru, temelde suni olarak oluşturulmuş bir durumun, bir ortamın bize dayattığı bir soru. Bunun çözümü, bu sorunun oluşumuna engel olacak tavır ve davranışların takınılması ve bilinçli bir hareket yönünün, bireyler ve toplumlarca tercihiyle mümkün. Bunu sağlayacak da bilinçli ve örgütlü halk kitlesidir. “Sonuca, yani şu an görünür duruma iyi niyetle çözüm üretmeye çalışanlar, insanları bir şeylere zorlayan, adeta faşizan bir söylemle çıkıp ‘Herkes evlensin, hemen çocuk da yapın’ filan diye atıp tutan, özgürlükleri sınırlayan bireylere dönüşebiliyor. Bunun örneğini Amerika’da ‘woke culture’ denen yapıya karşı çıkanların aşırı muhafazakâr ilan edilmesinde görebiliriz. Oradaki gençlerin ve toplumun, orta sınıfın nasıl her anlamda sömürüldüğünü ve esasen gönüllü köleler haline getirildiğini dışarıdan, sanki kendimiz bu döngünün dışındaymış gibi izleme lüksüne sahip olduğumuz bir teknoloji çağındayız. “Yani neyin iyi neyin kötü olduğu da aracın nasıl kullanıldığıyla ilişkili, her zaman olduğu gibi. Biz bu birikimi toplumumuza ve gençlere, evlenme çağında olan, evli olan kişilere aktarmak gibi bir misyonu üstlensek, belki daha hedefe dönük, olumlu sonuç ve kazanımlara ulaşabiliriz.” Woke kültürü, mahkûm eder, damgalar Terimin kökeni 1930’lu yıllara kadar gidiyor. ABD’de başta ırkçılık olmak üzere toplumdaki yaygın sosyal adaletsizliklerin farkında olanları ifade etmek için İngilizce ‘uyanık’ anlamına gelen ‘awake’ sözcüğünden türemiştir. 21. yüzyılda terimin anlamı genişlemeye ve tüm dünyaya yayılmaya başladı. İnternetle birlikte terim ABD sınırların aştı, LGBT sorunları, feminizm, göç, iklim değişikliği ve marjinalleştirilmiş topluluklar gibi çok çeşitli toplumsal hareketler için kullanılmaya başlandı. |

| WOKE KÜLTÜRÜ, İFŞA EDER, DAMGALAR Terimin kökeni 1930’lu yıllara kadar gidiyor. ABD’de başta ırkçılık olmak üzere toplumdaki yaygın sosyal adaletsizliklerin farkında olanları ifade etmek için İngilizce ‘uyanık’ anlamına gelen ‘awake’ sözcüğünden türemiştir. 21. yüzyılda terimin anlamı genişlemeye ve tüm dünyaya yayılmaya başladı. İnternetle birlikte terim ABD sınırların aştı, LGBT sorunları, feminizm, göç, iklim değişikliği ve marjinalleştirilmiş topluluklar gibi çok çeşitli toplumsal hareketler için kullanılmaya başlandı. İFŞA EDER DIŞLAR Bu hareket sosyal medya aracılığıyla uygulanan çağrı kültürü (ifşa etme, hedef gösterme, sorumlu tutma) ve iptal kültürü (dışlama, itibar kaybettirme) ile dikkat çeker. LGBT bireylerinin daha görünür olmasını, dili ve kültürü radikal bir şekilde değiştirmeyi hedefler. İslamofobiktir. Sözde ‘eşitsizliğe’ karşı olan hareket, ekonomik sömürü gibi eşitsizlikleri görmezden gelir. Hakaret etmekten, insanları ya da değerlerini aşağılamaktan kaçınmaz. OTOSANSÜRE YOL AÇAR İptal kültürü, suçlanan kişinin kendisini yeterince savunma fırsatı olmaksızın yalnızca iddialara dayanarak, yanlış ya da yetersiz delillerle mahkûm edebilir. İptal kültürü unutulma ve affedilme hakkını ihlal eder. Sosyal medyada bir kişi alenen hedef gösterildiği zaman bilgiler süresiz olarak erişilebilir kalır ve kişi kalıcı olarak damgalanır. DÜŞÜNCE ÇEŞİTLİLİĞİNİ KURUTUR İfade özgürlüğünün önünde önemli bir engeldir. İptal edilme korkusu, bireylerin tartışmaktan, fikirlerini paylaşmaktan kaçınmaya, otosansüre yol açar. Akademisyenlere ve sanatçılara belirli ideolojik standartlara uymaları için baskı yapar, sanatsal ve entelektüel özgürlüğü kısıtlar. Bu da toplumsal ve entelektüel gelişmeyi yavaşlatır, düşünce çeşitliliğini kurutur. Radikal bir harekettir, bunu sorgulamayı kapatır, kişi kendini hep haklı görür, eleştirileri es geçer ve ılımlı takipçileri uzaklaştırır. Woke kültürünün radikalliğinin en önemli göstergelerinden biri toplumsal uzlaşıya ve demokratik tartışmalara önem vermemeleridir. |
Her şeyi tüketeyim derken kendini tüketiyor
Dr. Ali Emre Şevik, ‘madem bahanen bu, o zaman al parayı evlen’ tarzında bir yaklaşımın yanlış olduğunu anlattı. Şevik: “Tüketim toplumu olarak biz şu an aslında sosyal anlamda ilişkileri tüketiyoruz. Gençlerde bu daha çok zamanı tüketiyorlar ama gözlerden kaçan en önemli yer kendilerini tüketiyorlar” dedi.
ÇANAKKALE Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Dr. Ali Emre Şevik, evlenmeler azalırken boşanmaların artmasını değerlendirdi, 80 sonrası ülkemizde de etkili olan neoliberal akımın toplum ve birey üzerindeki etkisini analiz etti. Dünkü bölümde ‘üç kuşak neoliberalizm’in etkisini anlatan Şevik, bugün gençlerin içinde bulunduğu duruma ve çözümlere işaret etti.
| -Gençlere ekonomik teşvikler verildi, Aile Yılı ilan edildi, aynı yıl evlenme oranları çakıldı… |
Böyle çözülmüyor hatta çözüm kirletiliyor. İnsan, en az 6 milyon yıllık bir evrim serüveninin sonucunda günümüzde dünya üzerinde yaşayan, homosapiens olarak adlandırılsa da birden fazla gen havuzunun karması büyük bir insanlık yapısı. Bu süreç içerisinde kadın ve erkek olarak iki cins ortaya çıkmış. Bunların, türün devamı için bir araya gelmeleri ve çocuk sahibi olmaları, esasen evlilik kurumunu gerektirmeyen, evlilik kurumunun sonradan sosyal olarak tanımlandığı, uzun yıllara dayalı biyolojik, sosyal bir sürecin, evrimin neticesi.
‘PARA VERELİM’LE ÇÖZÜLMÜYOR ÇÖZÜM KİRLETİLİYOR
Aile Yılı ilan etmek, ‘Ekonomik sorun var o zaman para verelim, evlensinler!’ gibi bir yanılsamanın hem evlilik sayısını azaltan hem boşanmayı artıran hem ekonomik durumun kötüleşmesine sebep olan sorunlarla hiç ilgilenmeden, ‘Madem bahanen bu, o zaman al para, hadi evlen!’ tarzında bir yaklaşımın, ilk bakışta herkesçe görülecek olan sonuca yol açmış olması beni şaşırtmıyor. Bu, sanki topluma kastı olan bir yönetim erkinin kötü niyetle yaptığı bir dayatma gibi görünüyor. Çünkü sorun o değil.
Ortalama yaşam konfor düzeyi, bundan 100 yıl öncesine göre tüm dünyada olduğu gibi bizim toplumumuzda da çok daha iyi. Ama birey kendisini, daha fazlasını hak ettiğini düşünmekle birlikte sınırının ne olduğunu tam olarak kurgulayamadığı bir hayalin içerisinde bulmuş durumda. Bu beklentinin ne kadarının gerçekçi olduğunu anlamaya, deneyimlemeye çalışırken de tek başına, sistemin tam da arzuladığı bir ‘tüketici nesne’ olarak kendi mutsuz-tatminsiz hayatını yaşıyor ve o şekilde göçüp gidiyor. İnsanlar biyolojik organizmalar, yaşam da bir döngüselliğe sahip. Bunun bile sosyal yapı içerisinde kuşaklar arası aktarımının kalmadığı, vefat edenlerin 1-2 akraba tanıdıkla defnedildiği bir dönemdeyiz, olup bitenin sonucunda. Bazı şeyleri kavramak için her şeyi yaşantılamak gerekmez, buna da esasen bireylerin yaşam süreleri yetmez. Ama tüketici birey, sosyal alana da maddi alana baktığı gibi bakarak her şeyi deneyimleme ve tüketme telaşı içinde kendini tüketiyor.
ANLIK HEVESLER YANILSAMALAR
| -Bireyi, ‘Bir karar verirsem, bir yol seçersem kaçırdığım fırsatlar ne olacak?’ hesabına yönlendiren bir iklim oluşturuldu… |
Evet, ben de tam olarak bundan söz ediyorum. Anlık bakış açısı bu. ‘Ben niçin şu anımı zorlaştırayım?’ anlık bakış açısı, bir de son dört nesildir, belki beş nesildir, 80 darbesi sonrasında ülkemize sistemli olarak dayatılan, Batı toplumlarının da kendini koruma becerisi elinden alındıktan sonra mağduru olduğu benzer bir sürecin sonucu. ‘Ben niçin daha kötüye katlanayım’, ‘En iyiyi nerede bulurum, nasıl elde ederim?’ filan gibi anlık hevesler ve anlık tatminsizlikler, doyumun başka bir alanda olacağıyla ilgili yanılsamalar…
GELECEKTE ONLARI PİŞMANLIK BEKLİYOR
| -Bilinçlerdeki bozulma, neoliberalizmin mi etkisi? |
Tüketim toplumu olarak biz şu an aslında sosyal anlamda ilişkileri tüketiyoruz, insanları tüketiyoruz. Gençlikte bu daha çok; zamanı tüketiyorlar ama gözlerinden kaçan en önemli yer kendilerini tüketiyorlar ve bu kendileriyle ilgili tükenmişlik de yaşayacakları hayal kırıklığı. Benim klinikte artık çok daha yoğun bir şekilde görmeye başladığım bir durum. Gelecekte ne yazık ki onları pişmanlık bekliyor. Hem klinisyen olarak eminim hem de bir parça sosyal alana ilgi duyan bir birey olarak görüyorum. İnsan doğasıyla uyumsuz bir tavır ve davranış örüntüsünü o an için rasyonalize ediyor olsak da bunun o bireyi gelecekte mutsuz ve tatminsiz, açıkta bırakacağını söylemek çok büyük bir kehanet değildir. Tatminsizlikten kurtulunursa, geçmişten bağımsız mutlu olunabilir. Burada sinir bozucu bir kısır döngü var.
GERÇEĞİ GEÇ REALİZE EDEN BİREYLER GÖRÜYORUM
Unutulan şey şu: kadınlarda, yaklaşık 50 yaş civarında menopoz denen bir olgu var, sonrasında çocuk sahibi olma şansı ortadan kalkıyor. Doğal, beklenen bir durum ve sosyal rol, yapı üzerinde etkin bir dönüşümün eşlik ettiği fizyolojik değişiklikler barındırıyor her kadın için. Erkekler menopoza girmiyor ama bir çocuğun gürültüsünü çekme veya ona primer bakım veren bir anneye destek olabilme gücü açısından o gençliklerindeki dinamiklerini kaybediyorlar. Hayatı, heyecanları kanıksıyorlar. Bunu, şu anki genç kitle görmüyor, bunu doğal bir durum olarak hayal edemiyor, kavrayamıyor.
Ben klinikte, “Çocuk sahibi olmak istedim ama şu an olamıyorum. O zaman kendi seçimimdi şu an bir zorunlulukla karşı karşıyayım.” diyen ve bundan ızdırap duyan, üzülen insanları görüyorum; gerçeği geç realize eden bireyler üzerinden görüyorum. Artık geri dönüşün olmadığı yerde bu sefer pişmanlık başlıyor ve bu döngüsel bir şekilde modern bireyin yaşam süresi içinde farklı alanlarda tekrarlayıp duruyor.
TATMİNSİZLİKLERİNİN SINIRI YOK
Şu an bu kendince mutlu olduğunu söyleyen bireylerin hem mutlu olmadıklarını, tatminsizliklerinin sınırı olmamasından ötürü maddi alanda, hem de şu an yaptıkları ve öteledikleri eylem ve davranışları nedeniyle ileride de bunlardan geri dönüşleri olamayacağı için zaten mutsuz olacaklarını söyleyebilirim. Bu geçmişlerinden değil, olaylara halen geçmişlerindeki gibi bakmaya devam etmelerinden kaynaklanan bir kısır döngü aslında.
Ekonomik teşvik konusu bir parça şu: bir şeyin toplumun genelinde, özellikle düşünen, hayatla ilgili kafa yoran ve ister istemez mevcut, şu an oluşmuş olan durumdan mustarip olan bireylerde istenilen etkiyi yapması, daha kompleks düşünme ve planlamayı gerektirir. Bunu yapacak olan mekanizma da ülkemizde kalmamıştır. Sosyal sorunları önceleyen bir devlet aygıtı şu an görünmemektedir. O aygıt olsaydı ekonomik teşvikle bu işin ters etki yapacağını bilirdi zaten. Çünkü teşviki veren kişinin, sorunun salt ekonomi temelli olmadığını zaten biliyor olması gerekir
‘Nasihat’ sosyal medyaya kaldı
Dr. Ali Emre Şevik: ‘Sosyal medya dediğimiz olgu, farklı şekillerde hep vardı. Ama neyin doğru, neyin yanlış olduğuyla ilgili de toplumun bir hafızası vardı. Sorunların büyük kısmı daha önceki kuşaklarca çözülmüş… Bunlar atasözlerinde hâlâ varlıklarını devam ettiriyorlar…
Çanakkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Dr. Ali Emre Şevik, evlenmeler azalırken boşanmaların artmasını değerlendirirken ülkemizde üç kuşaktır etkisi olan neoliberalizmin yansımalarını anlattı. Bugünkü bölümü, konunun ‘bütün’ açısından etkilerine ayırdık, toplumsal bir deneyim aktarımını simgeleyen ‘nasihat’i başlığa çıkardık.
| – Tüketim toplumunun başta gençler olmak üzere insanı tükettiğini, klinikte artık çok daha yoğun bir şekilde bunu görmeye başladığınızı söylediniz ve bir kısır döngüden söz ettiniz. Kısır döngüye yol açan ne? |

Karşımızda 6-8 milyon yıllık bir evrim süreci sonucunda ortaya çıkmış, genetik anlamda kurgulanmış, doğum, çocukluk, genç erişkinlik, erişkinlik, yaşlılık, ölüm olarak yapılanmış kadın ve erkeklerden oluşan bir organizma var. Bu organizmanın sosyal bir bilişi vardı: şöyle davran, böyle davranma, şurada şu olur, doğrusu budur gibi atalardan sözel biçimde, örf adet gelenek biçiminde anlatılabiliyordu. Ama tüketim davranışının kasıtlı olarak kitleye pompalanmasıyla bu bağ da koptu. Bağın kopuşuyla birlikte gence, ‘bak kızım, oğlum, şu an böyle diyorsun da biz bu yoldan geçtik, baktık, onun sonunda şöyle oluyor, sen şöyle yap’ diye nasihat verecek, karşısındakinin de onu ciddiye alacağı bir aile yaşamı da kalmadı. Çekirdek aile içerisinde dahi etkileşim sorunlu, bırakın daha büyüklerle olacak etkileşimi… O nedenle sorun, ‘ben senin cebine para koyayım, sen evlen, çocuk da yap’ filan şeklinde yüzeysel bir şekilde ele alınamayacak bir sorun.
ANNE BABALARI DA YÖNLENDİRİYOR
| – Bütün toplumu, anne babalar da dahil, sosyal medya olgusu mu yönlendiriyor? |
Öyle öyle, bu hep vardı. Ahlaki yoksunluk ahlaki çöküş filan onların da ben abartıldığını düşünüyorum. Bu, topluma kitlesel anlamda dayatıldı. Pornografik dergiler açıkta satılırdı 80’li, 90’lı yıllarda. Gazeteler gayet açık saçık resimleri arka sayfalarında büyük resimler haline basarlardı; sokakta çocukların, kadınların, genç erkeklerin gözü önündeydi, bakkalların, kahvehanelerin önünde dururdu bunlar.
TOPLUMSAL HAFIZA YOK OLDU
Sonradan ‘siyah poşete konulsun bazı dergiler’, gibi sözde düzeltmeler geldi. Yani bu sosyal medya dediğimiz olgu, farklı şekillerde hep vardı. Ama burada neyin doğru, neyin yanlış olduğuyla ilgili de toplumun bir belleği, bir hafızası vardı. Şu an toplumun o hafızasının kalmamış olduğunu görüyoruz. Bu hafızanın olmama hali, bireyi, hayatı doğduğu andan itibaren tekrar keşfetme, tanımlama ve her anında bir sonraki adım ne olacak diye düşünerek sanki milyon yıllık sosyal ve biyolojik evrimin tüm yükünü bir bireyin kendi hayat süreci içerisinde tekrar çözümlemek zorunda kalması gibi bir durumla yüzleştirdi. Oysa bu sorunların büyük kısmı daha önceki kuşaklarca yüzleşilmiş, çözülmüş, bunlar için davranışsal kalıplar üretilmiş, hazır olarak bunların bir kısmı topluma sunulmuştu. Bunlar atasözlerinde hâlâ varlıklarını devam ettiriyorlar ama bu nasihat, öğüt verme, kulağını çekme, sosyal tecrübe ve biliş aktarımı ortadan kalktı. Bunun yerine zaman tükettirmeye dönük hatta o platformları elinde tutan yine büyük kapital sahiplerinin zihinlere yerleştirmeyi amaçladıkları mesajları aktarmaya dönük, yaygın kullanılan sosyal medya araçlarına dönüştü.
SONUÇ ÜZERİNDEN ÇÖZÜM OLMAZ
Ve toplumlar bunlarla çok ciddi anlamda hem birey üzerinden hem de genel küresel anlamda manipüle ediliyor, yönlendiriliyor ve biz ne yazık ki sonuç üzerinden çözüm üretmeye çalışıyoruz. Ama buraya nasıl geldiğimizle ilgili hikâyeyi ele almazsak, içinde bulunduğumuz durumdaki çözüm üretme çabamız, emekli yılında emeklilerin en kötü senesi olması gibi, aile yılında ailenin en kötü senesi olması gibi. Bu sene de zannederim bağımsızlık yılı yani bağımlılıklardan, madde bağımlılıklarından, kumar, bağımlılıklarından kurtulma ve bireyin bağımsız olmasıyla ilgili bir çabaya girişileceği anlaşılıyor. Ama ‘niçin insanlar ve kitle bu tarz bir şeye yöneliyor?’ sorusunu sormadan böyle bir iddia ile çıkışın sonunda herhalde bu sene de bağımlılıkla ilgili davranış ve tutumların ve sorunların artmasını bekleyebiliriz sonucuna götürecek bir plansızlık gözlediğimi belirtebilirim.

SİSTEM ERGENLİK SORUNUNDA SONUCA ODAKLIYOR
| – Ergenlikten çıkış yaşının yükselmesi de temel bir sorun olarak dile getiriliyor. Yükseliyor mu? |
Yükseliyor. Aslında biyolojik anlamda bir değişiklik yok. Ergenliği hem psikoseksüel hem psikososyal hem psikokültürel anlamda farklı bakış açılarıyla ele alabiliriz. Ergenlik olarak günümüzde kastedilen esasen bireyin hayatın ne olduğuyla ilgili farkındalığının geç oluşması ve söylenen bu yaşın yükseldiği.
Ancak bir taraftan da bizi, erişkin psikiyatrisinde, anne babasıyla yaşayan, meslek sahibi olup da farklı bir eve çıkmamış bireylere ‘ayrılma bozukluğu’ tanısı koymaya zorlayan bir sistemin içerisindeyiz. Yani bu bireyin ekonomik tercihlerinden ötürü ailesiyle yaşıyor olması ve az önce işaret ettiğimiz sebeplerden ötürü de sosyal alandan kendisini çekmiş, karşı cinsle ilişki ve üzerine bir de çocuk sahipliği açısından türünün gerektirdiği ve cinsiyetinin biyolojik olarak sahip olduğu evrimsel mirasının gerektirdiği davranış kalıplarını sergilemekten kaçınıyor olması, aslında bu ergenlikten çıkış yaşını gecikiyor gösteren ve sorun olarak ortaya konulmasına neden olan bakış açısıyla yine örtüşüyor. Yani o da bir neden sonuç örüntüsü içerisinde ele alınırsa, neden değil esasen bir sonuç.
Bencil yaşam ayıya uygun!
Dr. Şevik ‘İnsanların evrimsel serüvende yeryüzünde baskın tür olmasını sağlayan, ben yerine biz diyebilmiş olmasıdır. Tersinin revaçta olması, bu oyuna gelenlerin mutsuz olacağının garantisidir.’ dedi.
Kapitalizmin ve tabii son yüzyılda dünyayı kasıp kavuran neoliberalizmin herkesçe kabul edilen ve gözlenen sonucu bireycilik. Bizim toplumumuzu da etkisi altına alan bu hastalık kaçınılmaz mı? Çanakkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Öğretim Üyesi Dr. Ali Emre Şevik yanıtladı:
BENCİL YAŞAM AYIYA UYGUNDUR!
| – Değişimin yönü bencilliğin yayılması mı? Kaçınılmaz mı, gerçeklik bu mu? |
Bu değil. ‘Biz’ yerine ‘ben’ olabilir mi diye biyolojik bir düzlemde bakalım. İnsanların geçirmiş olduğu evrimsel serüvende mevcut haliyle yeryüzünde baskın tür olmasını sağlayan, ben yerine biz diyebilmiş olmasıdır. Bunun tersinin şu an revaçta ve dayatılıyor olması, bu oyuna gelenlerin mutsuz olacağının garantisidir. Bu yanılsamadan kaçınma zorunluluğunun rasyonel bir işaretidir. Neden?
‘Biz’ yerine ‘ben’ şeklinde kısmen evrimleşmiş memeli türleri vardır. Bazen derslerimde verdiğim örnek, ayı. Ayılar yılın bir veya iki döneminde karşı cinsle, o da sadece cinsellik amaçlı birkaç gün bir araya gelir. Ayının sosyal hayatı yoktur, bundan kaçınır. Yavruları olan bir dişi ayı, bebekler belli olgunluğa gelinceye, kendi başlarına hayatlarını idame ettirinceye kadar yaklaşan erkeklerle, yavruları için tehdit gördüğü için kavga eder, fiziksel anlamda hırpalar. Kendi cinsleriyle de yakınlaşma yoktur. Ayının evrimsel serüveninde tek başına hayata kalabilmesini sağlayan kocaman çenesi, iyi koku alma duyusu, büyük pençeleri, büyük güçlü kaslı bedeni, hızlı koşma becerisi ve temkinli olma halidir.

‘Ben’ yaklaşımı, memeli türü olarak ayıya bile kısmen uygundur. Çok kısa, bir anlık ‘biz’ yaklaşımı karşı cinsle ufak bir etkileşim, hem türü hem bireyin kendince bütünlük içerisinde varlığını devam ettirmesine imkan tanır.
Ama insanın, çevresinde şu anki ayıların üç katı boyutunda ayıların dolaştığı, şu anki en büyük kedigillerden kar leoparanın üç, beş misli büyüklükte yırtıcı hayvanlarını dolaştığı koşullarda avlanması ve hayatta kalması, tek başına kalarak mümkün değildi. O nedenle insanlar hep, yaklaşık 20 kişilik gruplar halinde var olabildiler. Bunlar aynı zamanda aile bağı olan veya bir şekilde iç içe geçmiş farklı aile gruplarından oluşan topluluklardı.
İnsan sosyal ortam içerisinde evrimleşti. O nedenle pençeleri bir ayının pençesi kadar güçlü değil. Çenesi, bir ayının çenesi kadar güçlü değil. O nedenle düz bir koşu sırasında bir ayıdan daha hızlı koşamıyor ve bunların hiçbiriyle de şu an hayatta olan, hatta varlığını sürdürebilen, türünü devam ettirebilen yırtıcıların neredeyse hiçbiriyle de tek başına yüzleşemiyor.
BENCİLİN MUTLULUĞU YALANDIR
Böyle bir durumda ‘ben’den bahsedemeyiz. Çünkü ‘biz’, evrimsel olarak ‘biz’ olarak evrimleştik. Eğer ben tercihinde bulunursa bir birey, yine anlık kazanımlarla, nesnel şeylerle, örneğin parayla kendisini kandırarak mutluymuş gibi görünebilir, içten mutlu değildir. Çünkü insan, türünün gereği ‘ne kadar iyisin, çok iyisin’ diye onu onaylayacak, çevresinde duygusal bağı olan bireylerin mevcudiyetini gerektiriyor. İnsan, doğduğu andan öldüğü ana kadar anlaşılmaya, çevresindekilerin gözlerine baktığında onlarca da onaylandığı hissiyatını görmeye, çevresindekiler tarafından sevincinin de acısının anlaşıldığıyla ilgili bir duyumsamaya ihtiyaç duyuyor.
Günümüzde gençlerin düşürüldüğü en büyük yanılgı, sürekli yalan söyleyerek, sürekli birilerini kandırarak elde ettikleri kısa vadeli çıkarların kalıcı olacağı yanılgısı. Oysa insan, ayı gibi maddi kazanımlar üzerinden varlığını anlamlandırarak hayatta kalan bir biyolojik organizma değil.
‘BEN’ BENLİK BÜTÜNLÜĞÜYLE UYUMLU DEĞİL

İnsan birlikte,örgütlü hareket edebilme, gereğinde o grubun tamamı için bireyin kendisini gönüllü feda ettiği durumlarla baş edebilme, üstesinden gelebilme yeteneği sayesinde şu an baskın tür olarak dünyada egemen kalmış bir organizma, bir canlı.
Bu genetik olarak yapımızda var. Üstüne kurgulayacağımız kısım, ancak soruna sanki çözüm üretiyormuşuz hissi yaratır ama içsel bir tatmini, bir benlik bütünlüğünü, yaşamla uyum hissiyatını o kişiden veya böyle yaşamayı tercih etmiş gruplardan esirger. Zaten ben merkezli yaşayan gruplar, insan kitleleri de yok. ‘Biz’ olarak var olan büyük kitlelerin içerisinde ‘bencil’ bireyler var. Onlar sosyal asalaklar. Toplumun şu anki yapısının ‘ben’ anlayışına izin vermesi bunun benlik bütünlüğü ile uyumlu olduğu anlamına gelmez.
Bireycilik şiddeti nasıl artırıyor?
| – Ben merkezli yaşayan gruplar, insan kitleleri olmadığını, ‘biz’ olarak var olan büyük kitlelerin içerisinde ‘bencil’ bireyler olduğunu belirttiniz. Bu durum topluma nasıl yansıyor? |
Çoğunlukla bunlar adli yaptırımlarla karşılaşıyorlar. Çünkü bencilliğin uç noktalarında ister istemez adli sorunlar, topluma karşı işlenmiş hatalar veya diğer bireylere karşı işlenmiş hatalar kaçınılmaz olacaktır. Ya da sosyal anlamda zaten maruz kaldıkları dışlanmayla, sosyal alandan ötelenerek, bu az önce ifade ettiğim biyolojik ihtiyaçlarını karşılanmaz kılıp, kendilerini yoğun bir yalnızlık, mutsuzluk hissiyatı içerisine hapsedip, mevcut durumlarını yine bir hata olarak rasyonalize ederken bu sefer toplumu suçlayarak, ‘onlar yüzünden ben böyle oldum’ diyerek, bulundukları durumu rasyonalize ederek, hatalı rasyonalize ettikleri için de kendilerini çözümsüzlüğe mahkûm eden yalnızlara dönüşüyorlar.
MADDE KULLANIMINA KUMARA YÖNELME
| – Şiddetin kaynağı da bireyciliğin artması mı? |
Şiddeti artırıyor. Şiddet sayesinde elde edilen kazanımların toplumsal açıdan yaptırımlara maruz bırakılmaması, adaletin uygulama mekanizmalarından kolay kaçabiliyor olmaları şiddeti artırıyor. Bireylerin yalnız kalması veya bencilliği tercih etmeleri, boş zamanlarını geçirecekleri sosyal etkileşimlerden mahrum kalmalarına, kolay ve hızlı maddi kazanımlar elde etme hırslarıyla kumara, riskli davranışlara yönelmelerine, bu ortamın yarattığı stresten kaçınırken de madde kullanımına yönelmelerine sebep oluyor.
BÜTÜNSEL BİR ÇÖZÜM YAKLAŞIMI GEREKLİ
Aslında sorun bir bütün olarak ele alındığında, çözümün şu anki durumdan hareketle olmayacağını, bütünsel bir çözüm yaklaşımı gerektiğini de böylece açıklamış olduk diye umuyorum.
Birey bencilliğinden ötürü suça yönelirken yakalanmayacağı, hakkını yediği birey adına, suç işleyene yaptırım uygulayacak toplum mekanizması yani adalet yoksunluğundan faydalanabileceğine olan güveniyle böyle hareket ediyor. Bu şiddetle ilgili kısmı açıklıyor. Ama benzer şekilde bu tarz bireyler bencilleştikçe esasen frontal korteks (soyutlama, ahlak ve yargılamayla ilgili, gelişmiş insanın beyninin en son evrimleştiği düşünülen alanlarında) tatmin duygusunu, sosyal açıdan bir grubun içerisinde bulunup doğal olarak yaşayamadığı için madde almaya yöneliyor. Yani bağımlılık dediğimiz maddeyle ilişkili sorunların ortaya çıkmasında da esasen bireyin yanlış tutum ve davranışlara yönelmesi var. Ama bakın hikâye bir bütün olarak ele alındığında aslında sorunların iç içe geçtiği, mevcut anlamda sorun olarak tanımladığımız aile evlenme ve boşanma ile ilgili demografik verilerimizdeki bozulma, çocuk sahibi olmayla ilgili isteksizlik veya bunun bir şekilde rasyonalize edilen, birçok sebeple tercih edilmez hale gelmiş olması durumu, benzer şekilde suça yönelik madde kullanımına yönelme, şu an günümüzde toplumsal sorunlar olarak tanımladığımız durumlar, tüm bu mekanizmanın kaynağı, 1960 -70’lerden itibaren tüm dünyada uygulanmaya başlanan neoliberal politikalardır, bu politikaların kaçınılmaz bir sonucu olarak önümüze konulmuş durumdadır.
Evlilik ideal değil doğal
| – Gençler aile kurma idealinden vazgeçmiş durumda mı? |
Aile kurmak bir ideal olmaktan öte insan olarak erkeğin kadına yönelmesi, kadının erkeğe yönelmesi evrimsel olarak kurgulamış, türün devamıyla ilgili mekanizmalarla hem dişi bireyde hem erkek bireyde fizyolojik, psikolojik karşılıkları olan karmaşık bir durum. Evlilik dediğimiz yapı veya aile oluşturma, karşı cinsle duygusal derinliği olan bir birliktelik ve cinsel yaşam üzerinde, bu etkileşimin doğal bir sonucu olarak gelecek kuşakların, bebeklerin ortaya çıkması durumu, esasen idealize edilmesi gereken bir şey değil. Doğal akışı içerisinde insanların, bireylerin yaşamaları gereken ve onları mutlu edecek olan ve onlarda bir güvenlik hissiyle beraber, varoluşsal bütünlüğünün pekişmesi ve sürmesi açısından zorunlu kabul edilen, gelişim kuramcılarından özellikle Ericson’un sosyal gelişim kuramında ifade ettiği bir olgu aile olmak. İdealize edilmenin ötesinde var oluşun anlamlanmasını sağlayan bir yaşantı.
Bunun olası olumsuzlukları, olası yükleri, olası zorlukları tabii göz korkutabilir. Ama bunu idealize etmeden yaşamak, belki daha iyi, çünkü idealize edilen bir şeyi yaşarken kırılmak ve incinmek ve bundan kaçınmak çok daha kolay. Sosyal alanda özellikle insan ilişkilerinde çok idealize ederek yaklaşmak doğru değil çünkü ideal kimse yok. Bireyler olarak bizlerin ideal olmadığı bir yerde, karşımızdakileri de daha anlayışla ve hatalarıyla kabul ettiğimiz zaman ve doğamız gereği davranmaktan korkmadığımızda, çekinmediğimizde aile kurmayla ilgili tutum almanın da gençler açısından sorun olmayacağını düşünüyorum.
Bireylerin çıkış yolu doğasına uygun davranmak

Buradan çıkış, toplumsal olmalı ama bireylerin de sağlıklı düşünerek kendileri için doğru kararları alması, yani uygun bir partner bulup karşı cinsten onunla çocuk sahibi olmaları ve 20 yıl, 30 yıl sonra torunları olduğunda yaşayacağı mutlulukları hayal ederek kendi şu anki zevklerinden tavizler vermeleri bir çıkış yoludur.
Gençlerin, ideal ilişkinin, ideal insanın olmadığını, hepimizin ve karşımızdaki partnerimizin de hatalarının olabileceğini kabul ederek, kendi doğasının gerektirdiği gibi davranmayı tercih ederek bu döngüden çıkabileceğini düşünüyorum. Bu bireyler için önerilebilecek kurtuluş, yani bu sorunları geride bırakma hali, yani artan bir farkındalık hali. Bu sorunu tetikleyen sosyal medya kullanımını azaltma gibi pek çok davranış kalıbını bunun içine dahil edebiliriz.
Ancak kitlesel anlamda sorundan kurtulma ve çıkış, bireylerin olumlu tavırlarının toplamının yeterli olmayacağı bir boyutta. Orada merkezi otoritenin yani devlet organizmasının artık biraz içeriye döndük, insanlarının geleceği için daha bilinçli, daha yüksek bir farkındalıkla bazı planlama ve düzenlemeler yapılması yönünde harekete geçmesiyle mümkün olacak. Ben 16 yaş altına sosyal medya kısıtlamasının bu anlamda uygun olduğunu, doğru bir karar olduğunu düşünüyorum.
İÇ CEPHEDEKİ KAYIP ONARILMAZ BOYUTLARDA
Bazı çizilen noktaların doğru olması şöyle de bir sorun yaratıyor: buna işaret eden yapı, çizen kimdir? Toplumun genelini kapsamaktan uzak düşen, hatta bir kısmını dışlayan bir propagandist çözüm dayatmasına dönüşüyor. Doğru mesajlar verilebilir ve doğru şeylerin altı çizilebilir. Ama, toplumun genelinin bu mesajları farklı şekillerde algılıyor ve yargılıyor olmaları bu mesajın ulaşılabilirliğini, bireylerle topluma ulaşabilme yüzdesini, verimini etkiler.
Ülkemizde siyasal, sosyal alanda böyle bir bölünme var. Bunun aşılabilmesi de esasen tabii bireyin farkındalığını artırmasıyla mümkün. Ancak devlet aygıtının buna güvenerek hareket etmesi uygun değil. O nedenle devlet aygıtının, mesajları, toplumdaki bu siyasal, sosyal bölünmüşlüğün farkında olarak verme hassasiyetini göstermesini umuyorum.
| – Aksine hareketler var, daha fazla bölme. |
Evet. Bu yine farklı amaçlarla, yönetimi elinde tutan kitle, grup ya da kişilerin siyasal kazanım hedefiyle yaptığı tercih olabilir. Hükümetle devleti birbirinden ayırarak konuşuyorum, özellikle sorun çözücü, erk sahibi olan bürokratların farkındalığının daha yüksek olmasını umuyorum.
Sorunlar çok daha büyük, global, farkındayım. Hatta belki halkın çok fazla müdahil olmaması ve farkındalığının bir parça bunlardan uzaklaşmış olması, o sorunların çözümünü kolaylaştırabilir. Ama, iç cephedeki kayıp onarılmaz boyutlarda. Bizim açımızdan, şu an burada yaşayan iyi niyetli, genetik açıdan değerli olduğunu düşündüğüm, dünyanın geneline bakıldığında da farklı olduğunu düşündüğüm insanlık üyesi Türk milletinin, bu toprakların insanlarının ‘biz‘ lerin fazla ihmal edildiğimizi düşünüyorum. Merkezi güç açısından, kendince zorunlu olabilir bu ama daha uzun olmamasını toplumumuz adına umuyorum.
KAYNAK: AYDINLIK

- Burdur’da engelliler gönüllerince eğlendi
- Hüseyin Haydar yine vurmuş! Gümbür gümbür!
- BURDUR’da Kudüs-Gazze Nöbeti ABD-CIA yalanlarıyla gölgelendi
- Sıralı haber panosu
- MAKÜ’de KÜRE Ansiklopedi Madde Yazım Atölyesi düzenlendi

