
Türk Devrimi’nin tecrübelerinin aktardığı, bugünkü görevlerimizin anlattığı, üretimsizliğin zirve yaptığı, toplumsal çürüme ve ekonomik çöküşün yoğunlaştığı, 50 yıla yaklaşan süre boyunca sürdürülen emperyalist Batı ekonomileriyle bütünleşme programlanın duvara tosladığı bugünkü Türkiye’de devrim yapma ihtiyacının bir kez daha bilinçlere çıkarıldığı Türk Devrimi Sempozyumu İstanbul Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde seçkin biliminsanlarının katılımıyla dün gerçekleştirildi.
Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi dün tarihi bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Türkiye Gençlik Birliği (TGB), İstanbul, Marmara ve Boğaziçi üniversitelerinin Atatürkçü Düşünce Kulüpleri, Bilim ve Ütopya ile Teori dergilerinin birlikte düzenlediği “Cumhuriyet’in Yeni Yüzyılında Türk Devrimi Sempozyumu”, Türkiye’nin önde gelen bilim insanlarını bir araya getirdi. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Prof. Dr. Sabahattin Özel, Prof. Dr. Korkut Boratav, Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu, Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu ve Doç. Dr. Hilal Ortaç’ın konuşmacı olduğu sempozyumda, salon üniversite öğrencilerinin yoğun ilgisiyle doldu taştı, kalabalık koridorlara taştı.
Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı ile başlayan sempozyumun açış konuşmasını, Türkiye Gençlik Birliği (TGB) Genel Başkanı Kayahan Çetin yaptı.

‘TARİH TEŞKİLATLA YAPILIR’
“Türk Devrimi’nin tarihsel pratiğini incelemek ve tahlil etmek, Atatürk’ü ve Kemalist Devrim’i anlamanın en iyi yoludur. Bugün burada bunu yapmak üzere toplandık. Ama sadece bir entelektüel, akademik faaliyet olarak değil, aynı zamanda Türk Devrimi’nin yapıcıları, öncüleri olmak için toplandık.” diyen Çetin, özetle şunları vurguladı:

“Bilmek, yapmak içindir. Toplumların tarihsel serüvenini ve toplumsal mücadeleyi anlamak sadece bir düşün faaliyetinin konusu değildir, Atatürk’ün nezdinde bilim öncünün mücadelesinin yol göstericisidir. Yeni Osmanlılardan İttihat Terakki’ye ve onlardan Müdafaa-i Hukuk’a kadar, Türk Devrimi’nin önderlerinin bize en büyük mirası, bilmenin sadece kuru kuru bilmek olmadığını ve teşkilatlı bir şekilde tarih yapmak, devrim yapmak için bilgiyi rehber edinmeyi öğretmeleridir. “Biz bu salondaki üniversite öğrencileri olarak önümüze şu görevi koymalıyız: Kemalist Devrim’in teorisyeni, büyük aydınımız Yusuf Akçura gibi birikimli, donanımlı olmayı da Sakarya Savaşı’nda milleti savaşın kazanılabileceğine ikna etmek için kendini ateş hattına süren Harbiyeli subaylar gibi fedai olmayı da önümüze görev olarak koyuyoruz.
“Kemalist Devrim’in Türkiye’nin ABD emperyalizminin denetimi altına sokulmasıyla yarım bırakılmış ve karşı devrimle karşılaşmış görevlerini gençlik olarak, üreticiler olarak, emekçiler olarak tamamlamak hedefiyle ve herkesin iş ve ekmek sahibi olduğu, Üretim Devrimi’ni başarmış Tam Bağımsız Türkiye’de yaşayacağımız günlere inançla sempozyumumuza başarılar diliyorum.”
‘KEMALİST DEVRİM TAMAMLANACAK!’
Açış konuşmasının ardından kürsüye ilk gelen isim Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu oldu. “Kemalist Devrim’in Toplumsal Karakteri ve Geri Dönüş” başlıklı sunumunu yapan Hatipoğlu, şöyle konuştu:

“Toplumsal değişimler lineer ilerlemez. Devrimler varsa karşıdevrimler de vardır. Türkiye, 12 Eylül’de Kemalist Devrim’in kazanımlarının bir bölümünü yitirmiştir. Ancak dün Sivas Kongresi 33 kişiyle toplanmıştı, biz bugün burada bin kişinin üzerinde toplanıyoruz. Aradığımız bir mucize ya da bir kişi değil, bir programdır.
“Türkiye’nin yenileşme hareketlerine baktığınızda, hep emperyalizme karşı Türk Milleti’nin bağımsız ve egemen yaşama ihtiyacını, milletleşme ihtiyacını nasıl karşılayacağız sorusu sorulmuştur. Bu nesnel ihtiyaç bizim de karşımızda duran bir problemdir. Bağımsız yaşamak istiyorsak, egemen yaşamak istiyorsak, ihtiyacımız olan hareket tarzı, bizden öncekilerin açtığı yolu çok daha tutarlı takip etmekten geçiyor. Yani devrim sürecini tamamına erdirmekten geçiyor. Her şey zaman içinde olgunlaşır. Atatürk, Yeni Osmanlılardan çok daha olgun bir iş yapmıştı. Biz, Atatürk’ten çok daha olgun bir iş yapmak zorundayız.
| “Atatürk’ten sonra Türk Devrimi, bütün muhafazakarlaşma, kireçlenme eğilimlerine rağmen kendisini 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda belli ölçülerde korumuştu. 12 Eylül Darbesi’nden sonra ise Türkiye’nin iktisadi açıdan üretimden kopmaya başladığını görüyoruz. 1994 bir kırılma. 1994 yılından itibaren Türkiye’nin milli burjuvazisi bile, toplam gelirlerinin yüzde 50’den fazlasını ranttan elde ediyordu. Yani borçlanmaktan, devlete borç vermekten, devlet tahvili almaktan, dolar-borsa spekülasyonlarından kazanıyorlardı. Sermaye sınıfının üretimden kopması ne anlama gelir? Büyük bir ahlaki çöküş anlamına gelir. Üretimden kopan bir ülke, duyguların üretiminden de kopar. Arkadaşlık, dayanışma, aşk… hepsinden kopar. Çocuklar mafya olmaya özenir, çetelere girer. Uyuşturucuyla, fuhuşla şöhret olmanın cazibesine kapılmaya başlar. Bu işin şakası yoktur. “Atatürk 10. Yıl Nutku’nda ‘Türk Milleti zekidir, Türk Milleti çalıkandır!’ dediğinde siyaset bilimi anlamında bir kaynak dağıtımı yapıyordu. Siyaset; ekonomik kaynakları, insan kaynklarını, değerleri dağıtır. Ülkenin lideri, ‘Türk Milleti zekidir!’ diyorsa bu bir modelleme yapmak anlamına gelir. Yani zeki olanlarınız, çalışkan olanlarınız öne çıksın, onlarla gurur duyacağız anlamına gelir. Siz bunun yerine ‘Benim memurum işini biliri koyarsanız!’ çöküş başlar. Dolayısıyla siyaset kaynak dağıtır derken, Türk toplumunun bugün içinde bulunduğu ahlaki çöküşü, üretimden kopmuş olmakla da ilişkilendirmiş oluyoruz. “Üretimi savunmak sadece 12 Eylül’den sonra uğradığımız bu karşı devrime bir yanıt vermek değil, aynı zamanda onun sosyal programını, kültürel programını ahlaki programını da beraberinde sunmak demektir. Üretimin arkasından ne gelecek? Üreten insanla birlikte gerçek ve samimi sosyal ilişkiler, komşuluk, dayanışma, arkadaşlık, mertlik, dürüstlük yani özlediğimiz toplum gelecek. O yüzden üretim sadece üretim değildir. O yüzden Türk Devrimi’ni savunmak sadece Atatürk’ü sevmek, saymakla ilgili değildir. Türk Devrimi’ni savunmak; biz nasıl bir ülkede yaşayacağız, nasıl çocuklar büyüteceğiz, nasıl bir geleceğimiz olacak sorusuna verdiğimiz somut cevaptır. Bugün burada toplanmamız da bu sorulara verdiğimiz somut cevaptır. Kemalist Devrim tamamlanacak. Ahlaki çürümeye bizler dur diyeceğiz. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacağız!” |

KURTULUŞ SAVAŞI’NIN STRATEJİSİ
İkinci konuşma sırası Prof. Dr. Sabahattin Özel’deydi. Özel, “Nutuk’ta İki Çizgi Mücadeleleri ve Kurtuluş Savaşının Stratejisi” başlıklı konuşmasında şunları kaydetti:
“Nutuk’ta ne söylenmişse belgeleriyle gösterilmiştir. Nutuk bir ilkeler manzumesidir. Tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik; diyebiliriz ki bunlar Türk Devrimi’nin ilk ilkeleridir. Atatürk, Nutuk’un başlangıç bölümünde ‘Tek bir karar vardır!’ diyerek kurtuluşun topyekûn olabileceğini yansıtan, milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmanın kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır.
“Tam bağımsız derken kastettiği kapitülasyonsuz bir Türkiye’dir. Kapitülasyonların iyi bir şey olmadığını az çok öğrenmişizdir ama ne kadar kötü olduğu konusunda eksik fikrimiz olabilir. Mesela bir yabancı, bir Amerikalı Osmanlı toprağında suç işlerse, onun yargılaması konsoloslukta yapılırdı. Yani Osmanlı Devleti’nin yabancılar üzerinde yargı yetkisi yoktu. Hele ihtilaf ticari ise, diyelim ki konsolosluk mahkemesi adil davranıp Osmanlı tüccarını haklı dahi bulsa, Amerikalı muhatabın Amerikan mahkemelerinde itiraz hakkı olduğu için, alacaklı da Amerikalara kadar gidip bu işi takip edemeyeceğinden, alacağından vazgeçerdi. Türkiye’nin gümrük vergilerini değiştirme, ticaret yapan yabancılara vergi koyma hakkı yoktu. Osmanlı Devleti dilediği yerde demiryolu yapamazdı. Yeni bir savaş gemisi almaya kalksa, o kadar paranız varsa şu savaş tazminatı borcunuzu ödeyin serzenişlerine muhatap olurdu. Yabancı postaneler yoluyla silah kaçakçılığı yapıldığı halde, devletin bunları denetleme yetkisi yoktu. Bunlar devletin de toplumun da prangalarıydı.
Bu prangalarla tam bağımsız ve insanca yaşamak olanaklı değildi. “Milli egemenlik ise meşruiyetin, yasallığın ana kaynağıydı. Milli egemenliği sağlamadan tam bağımsızlığa erişmek olanaklı değildir. Bu iki ilke milliyetçilik ilkesini de anlatır. Atatürk, milli siyaseti Nutuk’ta şöyle tanımlamıştır: Ulusal sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı korumak, ülkenin ve ulusun mutluluğu ve refahı için çalışmak, milleti boş hayaller, boş emeller peşinde oyalamamak, zarara uğratmamak, uygar dünyadan uygarca insani bir davranış beklemek…
“Yine Türk Devrimi’nin ilk ilkelerinden birisi de halkçılıktır. Atatürk, Meclis’te sunduğu öneri ve programlarda daima halkçılık deyimini kullanmış ve 1920 Eylül’ünde Meclis’e sunduğu Halkçılık Programı, yeni Türkiye’nin ilk anayasası olarak kabul edilen 20 Ocak 1921 tarihli anayasa da Halkçılık Programı’ndan çıkmıştır. Atatürk, Meclis’in açılmasıyla kurulan hükûmeti de Halk Hükûmeti olarak adlandırmıştır. Halkçılık bize Narodnizm adı altında Çarlık Rusyası’ndan Türkiye’ye göç eden Türk bilim insanları tarafından getirilmiştir. Halkçılık demek halka dayanmak, halka danışmak ve halkla beraber yürümektir.
“Türk düşün hayatında cumhuriyetçilik diye bir fikir akımı ise olmamıştır. O nedenle Atatürk bile ancak güvendiği arkadaşlarına cumhuriyet fikrini bir sır olarak vermiştir. Zaten yakın arkadaşlarıyla ihtilafa düşmesi de bundandır.”

TÜRKİYE DEVRİME GİDİYOR
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, “Türk Devrimi Sempozyumu”nda konuştu. Perinçek, “Türkiye, Atlantik Sistemi’nden kopuyor, ayrılıyor ve Asya’daki öncü konumlarına ilerliyor. Bu bir coğrafi tanı değildir. Ekonomik, sosyal, siyasal bir tanımdır ve devrimle ilgilidir.” dedi.
Konuşmasına “Bir devrimin eşiğinde bu toplantıyı yapıyoruz. Türkiye, Atlantik Sistemi’nden kopuyor ve Asya’daki öncü konumlarına ilerliyor.” sözleriyle başlayan Dr. Doğu Perinçek, “Bu iklimde, Atatürklerin önümüze koyduğu devrimci programı kesin zafere ulaştırmanın eşiğine gelmiş bulunuyoruz.” dedi
Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, “Türk Devrimi Yeni Bir Kavşakta” başlıklı konuşmasında şunları söyledi:
“Değerli arkadaşlar, Türkiye devrime gidiyor! Bir devrimin eşiğinde bu toplantıyı yapıyoruz. Türkiye, Atlantik Sistemi’nden kopuyor, ayrılıyor ve Asya’daki öncü konumlarına ilerliyor. Bu bir coğrafi tanı değildir. Ekonomik, sosyal, siyasal bir tanımdır ve devrimle ilgilidir.
“Bu süreç 2014’te Silivri duvarlarını yıkmamızla başladı. Silivri duvarları, Türkiye’nin Asya’ya yönelişinin önüne çekilen, toprak bütünlüğünü korumasının önüne çekilen duvarlardı. O duvarların içine Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanlarını, genelkurmay başkanlarını, Vatan Partisi’nin önderlerini, Türkiye’nin önemli aydınlarını tıkmışlardı. İşte o duvarları yıkmamız yeni bir süreci başlattı.
“Sistem değişiyor. Türkiye artık sistemin değiştiği bir eşiğe geldi. Atlantik’in dayattığı sistem neydi? Birincisi; borca batacaksın diyordu! Bu süreçte Türkiye çarşılarına filler girdi. İhracat odaklı ekonomi adı altında ithalata battık ve kendi maliyetlerimizi yükselttik. Zonguldak’ın dağının altındaki kömürü çıkaramaz olduk; kendi ovamızı ekemez biçemez duruma geldik. Sanayimiz kırımla karşılaştı. Küçük-orta sanayi kentlerimizde üretim araçları depolara kapatıldı. Milletçe borçlu hale geldik. İkinci dayatma ise Türkiye’nin bölünmesiydi. Milli devletimizin 19. yüzyıldan itibaren inşa ettiği kurumların ağır darbeler yediği bir süreç yaşadık. Ancak şimdi Türkiye, bu sürece isyan etme noktasına gelmiştir!
“Bu süreçte Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetmiyor, Türkiye Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor. Önümüzde bir Üretim Devrimi var. Türkiye, ihracat odaklı diye ilan edilen programdan kurtulacak, üretim odaklı bir ekonomi programına girecek. Ekonomi kararlarını alırken; üretimi büyütür mü, üreticiyi şahlandırır mı, işçiyi özgürleştirir mi, çarşılara şenlik getirir mi diye soracağız.
“İkincisi Bütünleşen Türkiye’yi kuracağız. Bu, Türk Devrimi’nin programıdır. Anadolu ve Trakya, bütün çeşitli kavimlerin, etnik kökenlerin kaynaştığı bir coğrafya. Burada bir millet oluşturuyoruz. O millet şimdi son büyük atılımına girmiş bulunuyor. O yüzden bu sürece ‘Terörsüz Türkiye’ değil ‘Bütünleşen Türkiye’ diyoruz. PKK kendisini feshedecek, silah bırakacak. Ama esas mesele nedir; biz burada bir Türk Milleti oluşturuyoruz. Atatürk onu Medeni Bilgiler kitabına da yazmıştı. ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir’. Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimle kurduk, padişahlığı yıkarak kurduk. Kim kurdu; Türk halkı değil Türkiye halkı kurdu. Peki bunların kaynaşmasının adı ne, kimliğine , ismi ne: Türk Milleti. Biz şimdi millet olmanın da nihai başarısına doğru ilerliyoruz. 1876 Birinci Meşrutiyet, 1908 Hürriyet İhtilali, 1920 Kemalist Devrim… Bunun tamamlanacağı bir tarihsel süreç içindeyiz.
‘ABD-AB ÇÖKÜYOR’
“Bugün MHP Genel Başkanı; Türkiye-Rusya-Çin-İran İttifakı diyor. Bu ittifak, bir dış politika seçeneği değildir, bir devrim habercisidir. Çünkü bu ülkeler, Atlantik Sistemi’nin karşısındaki direncin odak noktaları. Bunlar artık insanlığa önderlik eden ülkelerdir. Türkiye açısından yalnız kendini savunmak amacıyla değil, devrimini tamamlamak bakımından da hayatidir. Bugün karşımızda ABD, İsrail, Yunanistan ittifakı var… ABD’nin nükleer silahları var. Doğu Akdeniz’den, Suriye’nin kuzeyinden ABD/İsrail merkezli tehditler ülkemize yöneliyor. Bizim bir dengeye, caydırıcı müttefike ihtiyacımız var. O müttefikin adı Rusya’dır, İran’dır, Çin’dir. Bu ittifak dünya savaşını önlemek bakımından da hayatidir. Çünkü Doğu Akdeniz’de bir dengesizlik var. Denge olmayan yerde savaş olur. Dengesizlik düşmanı iştahlandırır. Türk Devrimi’nin en temel meselesi budur.
“Amerika çöküyor. Bunu Avrupa’nın liderleri söylüyor. ‘Pax-Americana bitti!’ diyor. Trump da bunu ifade ediyor. Avrupa da çöküyor. Bugün AB’ye gireceğiz diyenler, nereye giriyorsun, çürüyen, çöken Avrupa’ya giriyorsun. Almanya’da otomobil fabrikaları kapanıyor, kimya ve makine sanayisi çöküyor. Fransa da öyle. Bu ülkeler patriotlarla küreselciler arasında bölünüyor. Bu iklimde, Namık Kemallerin, Mithat Paşaların, Talat Paşaların, Enver Paşaların, Atatürklerin önümüze koyduğu devrimci programı kesin zafere ulaştırmanın eşiğine gelmiş bulunuyoruz. Yolunuz açık olsun! Kılıcınız keskin olsun! Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den, Ege’den, Suriye’nin kuzeyinden kuşatıldığı koşullarda kılıçlarımızı bileyeceğiz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Türk Polisi’nin, Türk Milleti’nin, Türk Gençliği’nin keskin olsun!”
İlber Hoca’dan dolu dolu Türkçe dersi

Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, İstanbul Beşiktaş’ta düzenlenen ‘Cumhuriyet’in Yeni Yüzyılında Türk Devrimi Sempozyumu’nda önemli mesajlar verdi:
1- RTÜK, Türkçeyi yanlış kullanan televizyon sunucularına ağır cezalar vermeli.
2- ‘Tiki kızlar’ Türkçeyi oluşturan sekiz sesli harfi kullanmıyor. Türkçeyi unutursan Türkiye de gider.
3 –Amerikan Türkolojisi Türk Dili’ni parçalıyor.
4 -Kazıyı yabancılar yapsa bile Türkçe artık bir arkeoloji dili oldu.
5- Atatürk dönemindeki dil çalışmaları bir daha olmadı. Buraya Ruslar geliyor, okuyor, tetkik ediyordu. Dostluk bozulunca bununda arkası kesildi. Türkoloji uykuya girdi.
Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, konuşma dilinde Türkçeye ciddi zarar verildiğine dikkat çekerek, ‘Tiki kızlar Türkçedeki sekiz sesli harfi kullanmıyor. Dile sadık olmalısınız. Olmazsanız dışarıdaki kızlar gibi tiki Türkçesinin getirdiği bozuklukla devam edersiniz.” ifadelerini kullandı.
Ortaylı, önceki gün Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde Türkiye Gençlik Birliği (TGB), İstanbul, Marmara ve Boğaziçi üniversitelerinin Atatürkçü Düşünce Kulüpleri, Bilim ve Ütopya ile Teori dergilerinin birlikte düzenlediği “Cumhuriyet’in Yeni Yüzyılında Türk Devrimi Sempozyumu”nda Dil Devrimi’nin önemiyle ilgili konuşma yaptı.
Türk dili konusunda ilk çalışmaların Sultan Abdülmecid döneminde başladığını belirten Ortaylı, Transkafkasya’dan gelen dilbilimcilerin katkısından bahsetti.
Ortaylı, Türkçe için en uygun alfabenin Latin Alfabesi olduğunu, Tanzimat döneminin başlarında konuşulduğunu söyledi.
Ortaylı şunları kaydetti:
İKİ ÖNEMLİ DEVRİM
“Türk Devrimi’nin iki önemli sonucu Hukuk ve Dil Devrimi’dir. Dil konusunda ilk çalışmalar Tanzimat döneminde yapıldı. O dönemde Çarlık Rusya’sının Transkafkasya bölgesinden gelen üst düzey isimler var. Tiflis Tercüme Bürosu’ndan üst düzey bir heyet İstanbul’a geliyor ve akademinin kuruluşu komisyonuna katılıyor. ‘Türk dilini yazmak için Latin harflerinden başka çare yoktur.’ diyor. Hiç kimse de ‘Sen sapık mısın?’ demiyor. Tam tersine Mecidiye Nişanı’yla memleketine döndü. Bu büyük bir ödüldür.
“1926’da Bakü’de Türkoloji Kongresi topladı. Buna bütün dünyadan insanlar gitti. Türkiye’den de Fuat Köprülü katıldı. Türkiye 1926’dan sonra Dil Devrimi’yle çalkalanmaya başladı. 1960’ların sonunda İtalyan meslektaşlarım bana ‘Türkçe bir arkeoloji dilidir.’ dediler. Bu çok önemli. ‘Türkçe yazılanları okumak zorundayız.’ dediler. Hakikaten de İtalyanlar şakır şakır Türkçe okuyorlardı. Yabancılar kazı yapsa bile. Türkçe artık bir arkeoloji dili oldu. Eğer zamanlara ve zeminlere hakim olamazsan dünya seni yöneltir. Nitekim 1926 Türkoloji Kongresi’nden sonra 1928 Harf Devrimi geldi.
‘ÖNDE GELEN FİLOLOGLAR GELDİ’
“Paşa dedi ki, ‘Bu üç ay içinde yapılır.’ İsmet Paşa, malum ihtiyatlı, ‘Yapamayız.’ dedi, Mustafa Kemal de ‘Yaparsın.’ dedi. Böylece Dil Devrimi oldu. Bu bir devirimdir. Bu devrimin arkası nasıl geldi? Dil Devrimi’nde son derece üstat insanlar toplandı. O dönem büyük filologlar çalıştı. Rusya’da, Almanya’da okumuş isimler geldi. Sadri Maksudi, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan gibi bilim insanları çalıştı. Dil çalışması böyle yapılır. Bugün maalesef bu yok.
“Ardından Dil Cemiyeti kuruldu. Anadolu’da köylere, kasabalara gittiler. Taramalar yapıldı, kelimeler toplandı. El kitapları hazırladılar. Bunlar çok değerli çalışmalardı. Bunların fevkalade dil bilgileri vardı.
ATATÜRK DÖNEMİNDEKİ DİL ÇALIŞMALARI
“Macaristan’ın, Almanların, Rusya’nın ilgisini çekti bu. Türkiye’ye girişmeye başladılar. Yeni metotlar gelişti. Atatürk dönemindeki bu dil çalışmaları bir daha olmadı. Bu çok kötü.
“Sulhun ve dostluğun olmadığı yerde ilim de olmuyor. Buraya Ruslar geliyor, okuyor, tetkik ediyordu. Bizimkiler de oraya gidiyordu. Dostluk bozulunca bunun da arkası kesildi. Bu da çok kötü. Türkoloji uykuya girdi.
“Bir ismi anmak istiyorum, rahmetli Oktay Sinanoğlu. Zeki bir adamdı. Adam ‘Yapıyon, ediyon.’ diye konuşuyordu. Türkçesi Amerikanlaşmasın diye Anadolu’yu bulmuş, icat etmiş. Adam Türkçenin bozulmasını, yeni bir şivenin gelmesini emperyalist bir program olarak sunuyor. ‘Bizim Hoca çok kaçırdı galiba.’ derdim. Aslında biz kaçırmışız. Daha doğrusu bizi uyuyoruz. Onun için hep özür dilerim ondan.
‘8 SESLİ HARF KULLANILMIYOR’
“Onun iddiası, bu işin bozulduğu noktasındadır, doğrudur. İngiltere’yle Amerika arasında aksan kavgası vardır. İngilizce konuşmak istiyorsanız İngilizleri tutacaksınız. Çünkü dilin sahibi onlar.
“Bugün bizde de halk sokakta Türkçeyi kötü telaffuz eden kızlarımıza ‘tiki kızlar’ diyor. Bence de iyi yapıyor. Çünkü tiki kızlar bir şeye dikkat etmiyor. Türkçe sekiz tane sesli harften oluşur. Bunu kullanmak zorundasınız. Kullanmazsanız olmaz. O sekiz sesli harf, şu veya bu şekilde telaffuz edilir. Bazı Çağatayca telaffuzlarda kalın kullanılır ama vardır.
İTALYANLARIN LEYLA GENCER ÖVGÜSÜ
“Buhara’ya giderseniz oradaki türbelerin başındaki insanların Osmanlıca konuştuğunu duyarsınız. Onlar bizden duymuş, Osmanlıca konuşuyorlar. Dilimizin içinde Farsça var. Evet çünkü şairlerimizde var. Nizami Gencevi, Farsça yazıyor, Türkçe yazmıyor. Türk olduğunu söylüyor ama Türkçe yazmamış. Sonra Türkçe yazılmaya başlandı. Haydar Baba çıktı ortaya. Fuzuli gibi bir büyük üstat hiç yok. Türk edebiyatı bu. Şah İsmail’in eserlerini almaya gittiğimizde Hatayi diye yazıyorlar. Bu çok ayıp. Böyle tarih yazılmaz.
“İtalya, Leyla Gencer’i hep anıyor ve seviyor. Niye biliyor musunuz? Çok güzel ve temiz bir telaffuzu olduğunu söylüyorlar. Yani ‘Türkçeyi o kadar güzel telaffuz ediyor ki İtalyancası da aynı güzellik oldu.’ diyorlar.
“Bize Allah vergisi, Türkçe prodental bir dil. Yani ön dişleri ve dudağın arkasıyla konuşuyor. Dolayısıyla bu sekiz harfi telaffuz eden bir milletin dünyada hiçbir lisanı yanlış telaffuz etmesi mümkün değil. Eğer buna sadık olmazsanız dışarıdaki kızlar gibi tiki Türkçesinin getirdiği bozuklukla devam edersin.
‘RTÜK YANLIŞ TÜRKÇEYE CEZA VERMELİ’
“Biraz siyaset yapacağım. Bugün Türkçe RTÜK’ün elindedir. Kızan, küsen olabilir. RTÜK’ün her şeyden evvel televizyonlarda kullanılan Türkçeyi kontrol etmesi. Türkçeyi istismar ve yanlışlık kullanana ağır cezalar vermesi gerek. Yani Türkçe konuşmayı bilmeyen spikerlerin, sunucuların televizyonlarda bulunmaması gerekiyor. Benim çocuklarım böyle insanlardan Türkçe öğrenemez. RTÜK bu görevini yapmıyor. Bunu yapmak lazım, yapsa çok da destek alır. Böyle sessiz sakin kalamazsınız.
‘DİLİNİ UNUTURSAN TÜRKİYE GİDER’
“Aslında bu siyaset falan da değil. Bunun sağı, solu yok. Türkçe hepimiz, onu korumalıyız. Böyle bir zengin kültürel birikimin içinde insanın Türkçeyi başka bir noktaya getirmesi lazım.
“Dolayısıyla ben mevcut metinlerin yeniden elden gözden geçirilmesini, okutulmasını ve Türk tarih ve edebiyatına yönlendirecek akademimizin de bu doğrultuda çalışıp insanların elinden birtakım şeyleri böyle alıp yola koyması gerektiğini düşünüyorum. Yoksa Türkçemizi kaybederiz. Oktay Sinanoğlu bu dehşeti anlamış. Türkçeyi kaybettikten sonra da beş para etmeyiz. Dilini unutursan iş değişir. O zaman Türkiye de gider.
AMERİKAN TÜRKOLOJİSİ TÜRKÇEYİ BÖLDÜ
“Bizim kuşak, ‘Sovyetler Türk dilini parçalıyor, Ruslar ayrı ayrı diller gibi sunuyor.’ dedi. Böyle bir iddia açık görünmüyor. Bu daha çok yerli aydın ve grupların ısrarıyla ortaya çıktı. Halbuki bu tip bir parçalama asıl bugün Amerikan Türkolojisinde yapılıyor. Onların bölümlemeleri çok daha saçma, çok daha reklama yönelik.”
MİLLİ İKTİSAT İTTİHATÇILARLA BAŞLADI

Ege Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hilal Ortaç, sempozyumun son oturumunda “Türk Devrimi’nin Kökleri: Yeni Osmanlılar ve İttihat Terakki” başlıklı bir sunum yaptı.
Ortaç, Türk Devrimi’ndeki halkçı ve devletçi anlayışları şöyle anlattı:
“Tanzimat döneminde yapılan reformlar, Osmanlı’yı Batılılaştırma adı altında aslında Batı’nın Osmanlı yönetimini etkisi altına alma politikasıydı. Jöntürk hareketi bu dönemde ortaya çıktı. Bu hareketin sonucu olarak Yeni Osmanlılar ve İttihat ve Terakki teşkilatlarını kurduklarını görüyoruz. Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkan bu vatansever hareket, Osmanlıcılık, İslamcılık ve son olarak Türkçülük akımlarından etkilenmişti.
“Bu hareket aynı zamanda halk gücüne de dayanıyordu. Halkın içinden çıkan gençler bu fikirleri yayıyorlardı. Yeni Osmanlılar Cemiyeti ve İttihat ve Terakki Cemiyetleri böyle destekle kuruldu. Bu yönüyle, aşağıdan yukarıya bir hareketti.

“Jöntürklerin mücadelesiyle ilan edilen 1908 Hürriyet Devrimi’nin ardından açılan Meclisi Mebusan’ın yapısına baktığımızda halk temsilinin yüksek olduğunu görüyoruz. Anadolu’da Tanzimat’tan itibaren yerel meclisler kuruluyor. Halk, bu meclislerde temsil ediliyor. Buralarda kendilerini ifade ediyorlar, müzakere etmeye başlıyorlar, düşüncelerini anlatıyorlardı. Osmanlı Meclisi Mebusanı da halk temsiliyetini iyi yansıtıyordu.
‘DÜŞMANIN TÜCCARINA İMTİYAZ OLMAZ’
“Osmanlı döneminde ekonomi, büyük oranda gayrimüslimlerin elindeydi. Özellikle sermayenin millileştirilmesi hareketi, kooperatifleşme gibi adımlarla ekonominin yönü değiştirildi. Yalnız Osmanlı’daki gayrimüslim sermayesi değil Avrupa’dan gelen komprador burjuvazi sermayesi etkindi. İttihat ve Terakki’nin milli iktisat politikalarıyla ekonomi onların elinden alındı. İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlara baktığımızda İttihat ve Terakki dönemindeki adımların devamı olduğunu görürüz. Kapitülasyonların İttihatçılar tarafından kaldırılması da attığı en önemli adımdı. Çünkü Birinci Dünya Savaşı’nda savaştığın devletlerin tüccarlarına imtiyaz tanımak mümkün değildi. Dolayısıyla kapitülasyonlar tek taraflı kaldırıldı. Bu Cumhuriyet döneminde de devam etti. Çünkü bütün üretim yabancıların elindeydi. Devletçilik anlayışı içerisinde onlara el konulmasıydı.”
AYDINLIK

- MAKÜ Rektörlüğünden iddialara cevap
- Emekli yazıları4
- MAKÜ, Rektör Dalgar’ın özel çiftliği mi?
- BURDUR’da bağımlılıkla mücadelede güçbirliği
- Türkiye’nin mavi gözleri kururken

