
Uğur Güven
İnsanlık tarihinin ilk başlangıç noktalarından biri olarak, ilk tapınağın olduğu Göbeklitepe gösterilir.
Bir nevi Göbeklitepe, insanlığın medeniyet kurmak için çıktığı yolun başlangıcı olarak bize ışık tutar. Bu nedenle insanlığın yolculuğunu anlamak istiyorsak bakmamız gereken ilk yer, Şanlıurfa yakınlarında toprağın altında binlerce yıl boyunca sessizce bekleyen Göbeklitepe’dir.
Yaklaşık 12 bin yıl önce yaşayan insanlar ne modern aletlere ne yazıya ne de bugünkü anlamıyla mühendislik bilgisine sahipti. Fakat devasa taşları işlediler, taşıdılar ve belirli bir düzen içerisinde ayağa kaldırdılar.
Daha da önemlisi, bu yapıları kurabilmek için ortak bir amaç etrafında birleştiler. Göbeklitepe’nin bize anlattığı şu kavramdır: Medeniyeti yalnızca ihtiyaç doğurmadı. İnsanda var olan inanç, merak, hayal ve birlikte hareket edebilme istemi doğurdu. Belki insanlar önce tarım yapıp sonra tapınak kurmadılar; belki ortak bir hayalin çevresinde toplanabilmek için tarımı, iş bölümünü ve düzenli yaşamı geliştirdiler.
İNSANLIĞIN İLK HAFIZASI

Göbeklitepe’nin taşlarında başlayan bu arayış, binlerce yıl sonra Sümer uygarlığında yeni bir biçim kazandı.
İlk defa tarihte insanoğlu düşüncelerini taşa değil, kil tabletlere aktardı. Bu tabletlerde bugün bile tarihi okuyabiliyoruz. Yazının ortaya çıkışı yalnızca kelimelerin kaydedilmesi değildi. İnsanlık ilk kez kendi beyninin dışında çalışan bir hafıza oluşturmuştu.
Bir Sümerli kâtip, yaşadığı günden binlerce yıl sonrasına mesaj gönderebilen ilk zaman yolcusuydu denilebilir. Sümerlerin yazıyı icat etmesi sayesinde tarihin bilgisini bugünlere ve yarınlara aktarmaya başladık.
Yazı sayesinde bilgi, onu üreten insanın ömründen kurtuldu. Matematik, astronomi, hukuk, ticaret ve yönetim kuşaktan kuşağa aktarılabildi. Tekerlek mesafeyi küçülttü; takvim zamanı ölçülebilir hâle getirdi.
Ek olarak sulama sistemleri doğanın belirsizliğini kısmen insan iradesine bağladı. Böylece insan, yalnızca çevresine uyum sağlayan bir canlı olmaktan çıkarak çevresini yeniden düzenleyen bir varlığa dönüştü. Bir nevi ilk ciddi medeniyet izleri Sümerlerle ortaya çıkmıştır desek yanlış olmaz.

Ancak Göbeklitepe ile Sümerler arasındaki bu büyük sıçrama, bugün yaşamakta olduğumuz dönüşümün yanında belki de küçük kalacaktır.
TAŞTAN ATOMA
Göbeklitepe’de insan taşı yontarak tapınaklar yarattı, Sümerlerde kile yazı ile bilgi aktarımını mümkün kıldı. Bugün ise insanlık silisyuma komut veriyor; yarın ise maddeye ne olmak istediğini söyleyebilecek hâle gelecek.
Atomları tek tek düzenleyebilen yapay zekâ destekli makineler ortaya çıktığında fabrika, tarla, eczane ve hatta eşya kavramı değişecek: Aynı avuç dolusu madde sabah bir kalp ilacına, öğleden sonra bir güneş paneline, gece ise Mars’taki bir yaşam ünitesinin parçasına dönüştürülebilecek.
Zaten bugün bile üç boyutlu yazıcılarda bunu kısmen yapabiliyoruz, hatta Uluslararası Uzay İstasyonu’nda insanlar için bu yazıcılarla organ basabilmenin ilk adımları atıldı bile. Yakın zamanda insanoğlu bir şey üretmek için ham madde arayan uygarlık olmaktan çıkıp, elindeki maddeyi istediği şeye dönüştüren uygarlık hâline gelecek.

O noktadan sonra teknoloji yapmak, doğaya yeni aletler eklemek değil, doğanın yazılımına müdahale etmek anlamına gelecek. Göbeklitepe insanı taşa şekil verdiğinde medeniyet başladı; geleceğin insanı atoma görev verdiğinde ise insanlık, yalnızca kullanan değil, aynı zamanda maddenin kaderini yazan bir türe dönüşecek.
Böyle bir çağda dünyanın en zengin ülkesi elbette toprağının altında en fazla petrolü veya madeni bulunan ülke olmayacak; maddeye en doğru komutu verebilen ülke olacaktır. Çünkü bir kilogram sıradan kaya, atomlarına ayrılıp yeniden düzenlendiğinde gıdaya, ilaca, yakıta veya uzay aracının parçasına dönüşebilecektir.
Kıtlık dediğimiz şey, maddenin yetersizliğinden çok onu dönüştürecek bilgi ve enerji eksikliği olarak görülecektir. O gün altın yalnızca atom numarası 79 olan sıradan bir elemente, çöp ise yanlış yerde duran değerli atomlara dönüşecektir. İnsanlık belki de ilk kez atık diye bir şey bulunmadığını anlayacaktır. Bir şehrin bütün çöpleri sökülerek yeni evlere, araçlara ve gıdaya çevrilebilecek; çöller enerji üreten dev yapılara, okyanus suyu içme suyuna, Mars’ın toprağı ise solunabilir yaşam alanlarına dönüştürülebilecektir.
Böylece ekonomi, sahip olunan nesnelerin değil, maddeye yüklenebilen biçimlerin ekonomisi hâline gelecektir.
İNSAN BEDENİ DE PROGRAMLANABİLİR Mİ?
Ancak bundan daha büyük bir sonuç ortaya çıkacaktır: Eğer madde programlanabiliyorsa insan bedeni de programlanabilir. Hastalıklar dışarıdan gelen kaderler olarak değil, hücrelerin içinde çalışan hatalı talimatlar olarak okunacaktır. Kanserli bir hücre yok edilmeden önce yeniden eğitilebilecek, hasarlı bir organ vücudun içinde onarılabilecek, yaşlanmış dokular biyolojik saatleri geriye çevrilerek gençleştirilebilecektir.
Hastaneler yalnızca hastalıkların tedavi edildiği yerler olmaktan çıkıp insan bedeninin periyodik olarak yenilendiği merkezlere dönüşecektir. Böylece binlerce yıldır insanlığın en değişmez gerçeği kabul edilen yaşlılık bile teknik bir probleme dönüşebilir.
İşte asıl kırılma burada yaşanacaktır. Çünkü insan ömrü yüz elli veya iki yüz yıla çıktığında yalnızca daha uzun yaşamayacağız. Bir nevi bütün medeniyet düzeni değişecektir. Yetmiş yaşında üniversiteye başlayan, yüz yaşında yeni bir meslek edinen, yüz elli yaşında başka bir gezegene göç eden insanlar ortaya çıkacaktır.
“Bir ömre sığmaz.” dediğimiz projeler, tek bir insanın tamamlayabileceği işler hâline gelecektir. Bir bilim insanı başlattığı yıldızlararası aracın başka bir sisteme varışını görebilecek; bir mimar Mars’ta kurduğu küçük üssün büyük bir şehre dönüşmesine tanıklık edebilecektir. İnsan ilk kez yalnızca geçmişten miras alan değil, uzak gelecek için attığı adımın sonucunu bizzat gören bir varlık olacaktır.
İNSAN KENDİSİNİ EVRENE UYARLAYACAK

Fakat insanlığın en büyük teknolojik başarısı ne programlanabilir madde ne ömrün uzatılması ne de başka gezegenlerde şehir kurulması olacaktır. En büyük başarı, bütün bunların birleşmesiyle ortaya çıkacaktır: Kendini taşıdığı gezegene göre yeniden tasarlayabilen insan.
Mars’ta düşük yer çekimine, Satürn’ün uydularında dondurucu soğuğa, uzak yıldız sistemlerinde farklı atmosferlere dayanabilecek biyolojik bedenler geliştirilebilir. Böylece insan, evreni Dünya’ya benzetmeye çalışmak yerine kendisini evrene uyarlayacaktır.
Binlerce yıl sonra farklı gezegenlerde yaşayan torunlarımız birbirlerinden o kadar farklılaşabilir ki aynı atadan geldiklerine inanmakta zorlanabilirler. Kimi yer altında, kimi okyanusların içinde, kimi yapay bedenlerde, kimi ise biyolojik bir bedene ihtiyaç duymadan dijital ortamlarda yaşayabilir.
GÖBEKLİTEPE BİR BAŞLANGIÇTI
Belki de Göbeklitepe’den başlayan hikâyenin gerçek yönü en başından beri buydu. İnsan önce taşı biçimlendirdi, sonra toprağı, metali, enerjiyi ve bilgiyi biçimlendirdi. Şimdi sıra kendi bedeninde, yaşam süresinde ve yaşayabileceği dünyalarda. Ve belki bir gün, Dünya’dan binlerce ışık yılı uzakta yaşayan torunlarımız başka bir gezegenin toprağına ilk taşı dikerken Göbeklitepe’yi hatırlayacaktır.
Çünkü anlayacaklardır ki insanlığın ilk anıtı geçmişe dikilmemişti; farkında olmadan geleceğe, yıldızların arasına bırakılmış bir işaret taşıydı.
Göbeklitepe bir başlangıçtı ama asla bir son olmayacak.
Kaynak: AYDINLIK



