
Prof. Dr. Fahri Işık
“Anadolu Hellen yurdu değildi” diyor Prof. Dr. Fahri Işık. Kırk yıllık kazı ve araştırmalarından yola çıkarak Batı akademisinin 200 yıllık Hellen merkezci tarih anlatısını, İonia’nın ve Likya’nın Anadolu yerliliğini, uygarlığın Ege’nin doğu yakasındaki kökenini konuştuk. Söyleşiyi dergimiz adına Verda Kasapoğlu yaptı.

| “Anadolu Hellen yurdu değildi” diyorsunuz. Peki o hâlde Anadolu neydi? Anadolu’nun tarihsel ve kültürel kimliğini nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin çalışmalarınızda Anadolu, uygarlık tarihinin neresinde ve nasıl bir özne olarak karşımıza çıkıyor? |
Christoph Bachhuber’in daha yenilerde tanımladığı gibi, “Anadolu doğudan batıya doğru materyallerin, halkların ve orduların geçtiği bir köprü metaforu, Anadolu’nun (ve Türkiye’nin) Batı akademisinde ve çağdaş söylemde işgal ettiği marjinal yeri” vurgulamaz. “Anadolu, arkeolojinin ve antik tarihin geniş paradigmaları içinde, iki geleneksel araştırma kutbunun, yani Hellenistik Ege ile Mezopotamya Yakın Doğu’sunun arasında” değildir. “Bu bölgenin antikite içindeki küresel önemi, Batı akademisi tarafından bu iki kutbun karşılıklı ilişkilerinin yoğunluğuyla” ölçülmez. Bachhuber bu Anadolu karşıtı görüşlerinin ardından Luvilere ilişkin şu soruyu sorar: “Peki ama bir arkeolog Luvice sorununa epigrafik bağlamının ötesinde nasıl yaklaşabilir?”
“Luvi” sorununu “tarihsel mevcudiyetlerinde dahi kuşkuya düşülmüş” olan birkaç Yunan köyünün bir Perge’yi, Side’yi kültürleştireceğini düşünecek boyutta “Hellen sever” bir “epigrafik zihniyet” mi çözecek, diye de sormuşum. Bizden, ünlü Epigrafi Profesörü Sencer Şahin yazıyor (Likya İncelemeleri 1 [2002] 31):
“Bu incelemenin bir başka sonucu, Pamfilya Körfezi çevresinin yerleşim tarihine ilişkin önemli bir özelliğin ortaya çıkmasıdır: Hellenistik bir kuruluş olan Attaleia Kenti’ni dikkate almazsak, Körfez’in doğu kıyılarında yer alan kentlerin tamamı Yunan öncesi en eski yerli Anadolu yerleşimleridir. Bunlar sırasıyla Magydos, Perge, Sillyon, Aspendos ve Side kentleridir. Buna karşılık, Körfez’in batı kıyısındaki kentler, eski bir Finike yerleşimi üzerine Rhodoslu kolonistler tarafından yeniden iskân edilen Phaselis’i dikkate almazsak, tamamı Yunan kökenine dayanmaktadır. Bunlar da sırasıyla Tenedos, Lyrnas, Thebe, Olbia ve Idyros kentleridir. Şu halde, Körfez’in doğu kıyısındaki beş adet çok eski yerli Anadolu kentine karşılık, batı kıyısında beş adet yeni Yunan kolonisi karşı karşıya durmaktaydı. Yerli kentler, sahip oldukları elverişli coğrafyaları sayesinde tarihin her devrinde ekonomik ve kentsel açıdan değişim ve gelişim gösteren bir çizgi izlerken, karşı sahildeki Yunan kolonileri, coğrafi konumlarının elverişsizliği dolayısıyla büyük bir kent (Polis) kimliğine hiçbir zaman ulaşamamışlar, hatta bu yüzden bazılarının tarihsel mevcudiyetinden dahi kuşkuya düşülmüştür. Bunlardan sadece ‘Kemer’deki Olbia, sahip olduğu korunaklı limanı, nispeten geniş arazisi ve Pamfilya Körfezi’nin başlangıcındaki çok önemli stratejik mevkii dolayısıyla, tarihsel varlığını Bizans Çağı içlerine kadar sürdürmüşe benzemektedir. Hal böyle olmakla birlikte, MÖ yaklaşık 6. yüzyıldan itibaren varlıklarına tanık olduğumuz bu beş Yunan kenti, karşı sahildeki güçlü yerli komşularını kültürel bakımdan büyük ölçüde etkilemişler ve görünüşe göre, etnik olarak, oraların halkıyla zamanla kaynaşıp kaybolmuşlardır. Sonuç olarak, yerli halklar kültürel kimliklerinden, Yunanlılar ise etnik kimliklerinden taviz vererek yeni bir sosyo-kültürel oluşuma zemin hazırlamışlardır.’”

Bu iki bilimcinin tanımladığı bir Anadolu araştırmalarımın içeriğinde olmamıştır.
Ben şimdilerde, Bahadır Alkım’ın daha 1960’lı yıllarda yaklaştığı gibi yaklaşırım Anadolu’ya:
“Uygarlığın ilk basamağı olan Paleolitik Dönem’den MÖ 2. binyıl sonuna kadar varlıklarını kesintisiz sürdüren yerel etnik gruplara ait kültürlerin kaynaşması, Anadolu’ya Anadolu Uygarlığı tanımına uygun, kendine özgü bir kimlik kazandırmıştır.”
Bu bilimsel gerçeği bir başka tanınmış prehistoryacı bilimci, Turan Efe de görmüş; “Neolitik Çağ’dan itibaren aynı yaşam alanlarını kullanan insan topluluklarıyla Batı Anadolu’nun verimli topraklarında daha sonra Avrupa’ya yayılacak kültürler yeşerdi” sonucuna varmıştır.
Deniz Sarı’nın 2020 Luvi Sempozyumu’nda yaklaştığı gibi yaklaşırım:
“Batı Anadolu, Erken Tunç Çağı süresince özgün bir kültürel birliğe sahipti ve bunun kökleri Neolitik dönemlere kadar gidiyordu. Siyasi yapılanmayı yansıtan çanak-çömlek grupları, Batı Anadolu Erken Tunç Çağı’nın kültürel/siyasi biçimlenişinin MÖ 2. binyıl boyunca devam ettiğini gösterir. Bunda herhangi bir kültürel etkileşim emaresinin olmayışı, yarımada dışından Batı Anadolu’ya genellikle ‘Luvi İstilası’ ile ilişkilendirilen bir göç ihtimalini ortadan kaldırıyor.”
Yıl 2010, “Anadolu’nun Gizemli Halkı Luviler” sempozyumunda Eski Anadolu’yu iyi bilenlerden Trevor Bryce’ın saptamasıdır:
“Luviler, Hititler ve Palalar Anadolu’ya ilk kez nereden geldiler ve ne zaman ortaya çıktılar; kökenlerinde yatan yer ya da yerler, geliş zamanı ya da zamanları ve geldikten sonraki hareketleri hakkında hâlâ birçok kuşku mevcuttur.”
Ben de soruyorum, prehistoryacı meslektaşlarımın yukarıdaki bilimsel saptamalarını arkeolojinin resimsel malzemelerinde gördüğüm devamlılıkla belgeleyen araştırmalarım üzerine: “Onlar buralı olamazlar mı?” Colin Renfrew’in 1988’de yayımlanan ve Hint-Avrupalıların anayurdunun Anadolu olduğu sonucuna götüren araştırmasına atıf yaparak ya da bizden Bahadır Alkım’ın öğrencisi Önder Bilgi’yi göstererek soruyorum bunu. Hititler Anadolu’nun yerli halklarındandır ki, MÖ 3. binyıldaki Anadolu egemenliklerine son verdikleri ve hatta farklı ırktan oldukları Hattilerin ardından kendilerine “Hatti’nin Çocukları” derler. Kültür ve sanatta Hatti’nin mirasçılarıdır onlar; dil farkı olmasa, “aynı halk” gibidirler.
Anadolu’da halkların her birinin ayrı bir kültür ve sanatı değil, bir ve tek “Anadolu Uygarlığı” vardır ki bilim, Makedonia’dan gelen “Phryglerin Anadolu kökenli bir halk olduğu, Hitit’in çöküşü ardından yavaş yavaş gelişerek ortaya çıkan bir krallık olduğu konusunda hemfikirdir” diyebilmektedir (Bryce, Aktüel Arkeoloji, 2016).
Yenilerde çıkan “Attaleia’dan Bir Tapınak Mezar ve Anadolu’da Etrüsk İzleri” kitabının arka kapağına da yazdığım gibi:
“Anadolu, yeryüzünün başka hiçbir toprağında yeşermeyen çok ve zengin kadim kültürlerin anayurdudur. ‘Köprü’ değildir, çünkü gelen yurtlanır; ‘mozaik’ değildir, çünkü gelenin yaratıları ‘tek ve ayrı’ olmaz, var olanın içinde alaşımlaşır, ‘bütün ve aynı’ olur. Anadolu’da ‘bin tanrılı halkın devleti’ olan Büyük Hitit, bu nedenle, istilayla toprağına oturduğu ve her şeyini borçlu olduğu, üstelik farklı bir soydan gelen Hattilerin ‘çocukları’ olur yazıtlarında; Balkanlardan gelen Phrygler ‘yerli’ sanılır.”
| Batı merkezci tarih anlatısında Anadolu, uzun süre büyük ölçüde Grek-Hellen dünyasının bir parçası, hatta onun tarihsel yurdu olarak anlatıldı. Siz ise “Anadolu Hellen yurdu değildi” diyerek bu yerleşik anlatıya itiraz ediyorsunuz. Anadolu’nun tarihini Grek-Hellen merkezli bir çerçevede ele alan bu yaklaşım nasıl oluştu? Anadolu’nun ürettiği uygarlık unsurlarının Hellen dünyasına mal edilmesinin arkasında sizce hangi tarihsel ve arkeolojik yanılgılar yatıyor? |

“Hellensiz Anadolu” düşüncem Erzurum’da, bölge arkeolojisi gereği Anadolu’ya bir bütün olarak baktığımda ortaya çıkan Büyük Resim’le oluştu. Ankara’da ve Bonn’da gördüğüm, “Hellen ve Roma Arkeolojisi” olarak bilinen Klasik Arkeoloji eğitiminde bana “Erken Demir Çağ’la birlikte artık her şey Hellen; Batı Anadolu toprağı ‘Doğu Yunanistan’, halkı ‘Doğu Yunan’” olarak öğretilenlerin doğru olmadığını; sanata, kültüre, düşünceye değgin akla ne gelirse her kavramın Eski Anadolu kökenli ve özlü olduğunu Erzurum’da o Büyük Resim’de gördüm.
Üstelik de o zamanlar Anadolu’da tarih Çayönü, Çatalhöyük, Hacılar’la başlardı. Hep söylerim: “Bilgimin doğum yeridir Erzurum” diye. Sonraları okudum ki sanki ünlü Alman Paul Klee çizmiş yolumu: “Ben örnek olandan kökene inmek isterim. İlk sebebin gelişimi beslediği, sır gibi duran ana unsura.” Bu deyişte gördüm ki sorunu öncelikle biz arkeologlar çözeceğiz. Çünkü Arkeoloji, sözcük anlamıyla “Kökenbilim” demektir. Ben de Anadolu’nun Taştepeler’le ve başka yeni kazılarla genişleyen Büyük Resmi’ne bütüncül bakınca, köke inince bildim ki “Güneş Doğu’dan doğarmış.” 1980’de basılan doktorasının kapağında “Ostionien/Doğu Yunanistan” olan Fahri Işık’ın, 1987’de Atatürk Üniversitesi’nin 30. Ders Yılı açılış konuşmasındaki konferansının başlığıydı: “Ex Oriente Lux”. Geç de olsa doğruyu bulmaya başlamıştım. “Geç” kalmıştım, çünkü Mustafa Kemal’in “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri döneceksiniz” buyruğuyla 1923’te çıkardığı yasayla gitmiştim Almanya’ya. Sözde, yalnızca arkeolojinin çağdaş bilimsel yöntemlerini öğrenmek, gerisini özgür irademle çok çalışarak yorumlamak, yine O’nun deyişiyle “tarih yapan kadar önemli bir tarih yazmak” için gitmiştim. Dil Tarih’te Ekrem Hocam’ın aynı doğrultuda verdiği “Doğu Yunancı” eğitiminin ardından, oradan da katıksız bir “Hellen Merkezci” olarak geri döndüm. Sorgulamayı öğrendim, tartışma kültürünün önemini bildim, bilimsel yöntemleri de özümseyerek döndüm ama “kendim olarak” değil; yeryüzünün herhangi bir yerinde herhangi bir arkeolog olarak, sıradanlaşarak.
Sorgulamak diyor Batılı, tartışma diyor, onlarsız bilim olmaz diyor; söz konusu Hellenler olunca bilimi tam 200 yıl boyu tartışma dışında tutarak dogmalaştırıyorlar. Kimse sormuyor: “bilim ve dogma”, bu nasıl bir şey diye. Batılının “Hellen sevdası”nın kaynağı özellikle Almanlardır, bir Goethe örneğin; İngilizlerdir, bir Lord Byron örneğin. Bir ülke düşünün: 600 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmış, bağımsızlığını kazanıyor; 1832-1862 arası süreçte ilk kralı bir Alman, Bavyeralı Otto; bayrakları Bavyera Bayrağı gibi Mavi-Beyaz.
İşte bu haldeki bir Almanya önderliğinde, özellikle 19. yüzyılın ilk yarısında, doğrudan MÖ 5. yüzyıl Atina uydurması “Anadolu İon’dur” masallarını kaynak olarak geleceğe taşıyan antik yazılı kaynakların temel alınarak yazıldığı bir “Anadolu Yunan Tarihi” var elimizde. Mitosları tarih yaparak yazdıkları ve 200 yıl boyu dogmalaştırdıkları, hiç değişmeyen bir Anadolu Yunan Tarihi. Kimse sormuyor ki, “tarih arkeolojik bulgu ve veriler üzerinden yazılıyorsa, ilk bilimsel kazılar ne zaman başladı ki bu tarih yazıldı?” Başlangıçta bilimsel olmasa da 150 yıla yakın zamandır kazılar yapılır; buluntular hiç mi bir şeyi değiştirmez? Herakleitos yalnızca “değişme değişmez” demiş de belli ki bir de “Anadolu’nun Yunanlığı” değişmezmiş? Onu bilememiş bu Ephesoslu filozof.
| “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu” kitabınızda özellikle MÖ 1200-500 arasındaki süreci, uygarlığın Ege’nin doğu yakasında köklenip batıya doğru taşınması şeklinde okuyorsunuz. MÖ 1200’ü neden bu kadar kritik bir kırılma olarak görüyorsunuz? Hitit dünyasının çöküşü, Ege Göçleri ve sonrasında ortaya çıkan kültürel tablo, sizin “Anadolu’dan Batı’ya aktarım” teziniz açısından nasıl bir bütün oluşturuyor? |
MÖ 1200 dolaylarında, tarihin yazdığı en acımasız saldırılarla yer yerinden oynuyor. Anadolu’da Hitit, Hellas’ta Akha gibi zamanın en güçlü iki krallığı tarihten siliniyor; can derdine düşmüş Yunanlar o perişanlıkta Atina’da Kral Kodros’un önderliğinde toplanacak, düzenli bir ordu kuracak ve o ordu Batı Anadolu’da Karialıları yenerek Millavanda/Milet’in ve Luvi başkenti Apasa/Ephesos’un da egemeni olacak. Ve o gün bu gündür o toprak “Yunan yurdu” olacak?
En ünlü Homer bilgini Joachim Latacz, Troia ve Homer kitabında yazıyor:
“MÖ 1200 dolaylarında Akha/Hellen saray kültürünün Hellas’ta yerle bir olduğu bir ortamda Hellenlerin Troia’ya karşı savaşmaları mümkün değildir. Dünya tarihi, olamayacağının örnekleriyle doludur.”
O zaman sorulur: Aynı Hellenlerin aynı acımasız savaş koşulları içerisinde, MÖ 1200 dolaylarında Anadolu Ege’sinde Karialılara karşı savaşmaları nasıl mümkün olabilmiştir? Sormazsan “olabiliyor”, susarsan 200 yıl boyu “tabulaşabiliyor” bu akıldışı gerçekler. Sorulmuyor ki, Dorlar Hellas’ta, ne hikmetse, bir tek Atina Kalesi’ne mi dokunmadılar da o savaş koşullarında Kral Kodros’un, kurduğu düzenli orduyla ülkesini Dorlara karşı koruyacak yerde, Anadolu’ya saldırmak geliyor aklına ve de Karialılar gibi savaşçılıklarıyla ünlü

bir halka karşı zaferler kazanıyor? Sorulmuyor ki, 700 yıl boyu yazıya dökülmeyen bu olayları Atinalı, tabulaşmış aklında mitoslar hâline getirerek nasıl yazmış? Sorulmuyor ki, “İonlar soylu Atinalılar’dır” diyen ve bütün antik yazarların temel kaynağı olan Herodot bunu hangi koşullarda demiş? Kendisinin Atina’da olduğu zamanda, kendi deyimiyle, “duyduğunu yazmış”; yani Atinalıların anlattığı masalları. Sorulmuyor ki, kendi toprağındaki Hitit gibi bir dünya imparatorluğundan habersiz bir tarihçi, aynı Karanlık Dönem’in Yunan tarihini mi bilecek?
MÖ 1200, o zamanın dünya tarihinde bir dönüm noktasıdır. Halkları topraklarından göçe zorlayan bir kırılma noktası. Hangi halk nereden nereye, nasıl göçmüş; işte tarihin sustuğu bu soruya yanıtı yalnızca maddi yaratıların karşılaştırılması yöntemiyle Arkeoloji bilimi verir; köke inerek verir. Daha yenilerde kendimi bulduğum Etrüsklerin, MÖ 1200 sarsıntısı ardından İtalya’ya göçe zorlandıklarını bu yöntemle buldum. Bu halkın Hitit vasıflı yaratılarıyla Kuzeybatı Anadolu’dan İtalya’ya göçtüğünü gördüm; yani Anadolu özlü bir Kültür Göçü’yle gittiğini, Anadolulu gibi düşündüğünü gördüm.
Bir “Yunan sanatını, kültürünü, düşüncesini” aynı tarihlerde Batı Anadolu’da göremedim. Çünkü onlar, her şeylerini yitirdikleri için, savaş ortamında can derdinde, iyi bir yaşam umuduyla gelmişlerdi Anadolu’ya; “Sığınma Göçü”ydü bu. Tıpkı şimdiki zamanın Türkiye’ye sığınan Suriyelileri gibi. Açıkça dendikte, Batı Anadolu toprağında MÖ 7. yüzyıl ortalarında ilk yazı, çömlekler üzerine ilkel şekliyle düşene kadar bu topraklarda “Yunan” denebilecek tek bir yaratı göremedim; gösteremezler de çünkü 40 yıl oldu, gösterebilen biri çıkardı. Hanfmann’ın daha 1953 yılında bir makale başlığında yazdığı gibi, “İonia yaratan ve veren, Atina alan taraf” olmuştur. Efes-İzmir arasında, İonia’nın yüreğinde Metropolis’ten çıkan bir Luvi mührü ışığında apaçık bilinir ki, sözde Yunanların ele geçirdiği bu topraklarda Erken Demir Çağı’nda Luvice yazılmakta ve Luvice konuşulmaktaydı. Bu bilimsel gerçeği hiçbir yerde okuyamazsın; zaten mühür de “yok” muamelesi görmekte.
Her şey bir yana, sorulmuş mudur ki, “Yunanlar Batı Uygarlığı’nı neden kendi anayurt toprağında değil de sözde bir sömürgede, İonia’da yaratır” diye? Sorulsa görülecektir ki, Erken Demir Çağı’nda İonların yarattığını sahiplenen Hellenler, MÖ 1450-1200 arası Akhalarla yaşadıkları en parlak dönemlerinde bile her şeylerini Girit’e borçluydular. Tanınmış Yunan arkeolog Marinatos’un bir güzel deyişiyle, “Akha sanatı ve kültürü öylesine Girit gibiydi ki, kazılar yapılmamış olsa Hellas bir Girit yurdu sanılacaktı.”

felsefi düşüncenin doğuşunda bir başlangıç noktası olarak ele alıyorsunuz. Ancak Miletos ve İonia dünyasının kendisinden önceki Mezopotamya, Mısır, Hitit ve Doğu Akdeniz kültürleriyle yoğun ilişkileri olduğunu biliyoruz. Bunun yanında Hindistan gibi coğrafyalarda da çok daha erken dönemlere uzanan güçlü düşünce gelenekleri bulunuyor. Bu durumda Miletos’ta ortaya çıkan düşünsel dönüşümü insanlık tarihindeki felsefi düşüncenin ilk ortaya çıkışı olarak mı, yoksa daha eski kültürel ve düşünsel birikimlerin Anadolu-İonia’da yeni bir biçim kazanması olarak mı değerlendirmeliyiz? Başka bir
deyişle, sizin “Anadolu-İonia’da felsefenin doğuşu” teziniz, felsefenin evrensel kökeni konusunda nasıl bir çerçeve öneriyor?
Bugün eskiçağ bilimi bilir ki, “Avrupa’nın anakenti Atina değil, Milet’tir.” Ben bu bilimsel gerçeği şöyle özetlerim: “6. yüzyıl Atina Demokrasisi, 7. yüzyıl Pittakos’unu bekler; 5. yüzyıl Atina Felsefesi, 6. yüzyıl Milet Okulu’nu bekler; 5. yüzyılın sesli harfler içeren Atina yazısı, 8. yüzyıl Milet alfabesini bekler; 5. yüzyıl Atina Klasiği, 6. yüzyıl Milet Altın Çağı’nı bekler. Yani bir Luvi Millavanda/Milet, esas itibarıyla MÖ 5. yüzyıl Atina Altın Çağı’nı yaratandır.” Milet’te doğan Panionizm, “Hellen felsefesinin kaynağı olduğu ve sanatta öncüsü olduğu kuramsal temeline oturur” der Yunan bilimci D. Paleothodoros (Etruria and Anatolia, 2023, s. 251). Ben desem inanmaz benim halkım; bu nedenle alıntıyı tam vereyim istedim. Tartışma kültürü olmayan yerde demokrasi, felsefe olabilir mi? Ekrem Hocam bu kültürün MÖ 7. yüzyılda Anadolu’da olduğunu yazar: “Demokrasinin ilk adımları Aiolia ve İonia’da atıldı.” Atina yaratıcılığı bunun neresinde? “Felsefe özgür insan işiyse”, filozof Dücane Cündüoğlu’nun bir güzel özetlediği gibi, eğer Milet Okulu’ndan Protagoras ve Anaksagoras “tanrıları inkâr ediyorlar, gençlerin aklına giriyorlar” gibi gerekçelerle, Perikles’le Altın Çağ’ın yaşandığı MÖ 5. yüzyıl Atina’sında yargılanmışlarsa ve Sokrates de aynı suçtan hapsedilmiş ve sonunda, İonialılar gibi düşünmenin bedelini, canıyla ödemişse; a) temelden farklı düşünen bu iki halk “aynı halk” olamaz; b) kendi öz yaratısı olmadığı içindir ki Atinalılar demokrasiyi özümsememiştir.
Eğer “Atina Demokrasisi’nin öncüsü Solon” ise ve eğer Solon’un başarısız demokrasi girişimi Lazba/Lesboslu “Pittakos’un doğrudan etkisiyle” gerçekleşmiş ise, “kök” bellidir: Anadolulu Pittakos. “Bir şeyin nedeni o şeyin temeli” ise, bilimin ataları sayılan İonialılardan Miletli Thales’in babası Heksamyes ile Prieneli Bias’ın babası Teutames, Luvi kökenli Karialı adlar taşır. Oğulların kimliğinde belirleyici olan atanın kimliği ise, o oğullar “Hellen” olamaz. Homeros MÖ 8. yüzyılda ve Herodot MÖ 5. yüzyılda aynı şeyi yazar: “Milet ve çevresinde barbar dili konuşulurdu.” Yani sözde bölge “Yunan”

olduktan 500 ve 800 yıl sonra oralarda Hellence konuşulmazdı. Eskiçağ bilimi artık gerçeğe gelmiştir: “Dil her zaman etnik kimlik değildir” ya da “yerli dilin kaybı yerli kültürün kaybı anlamına gelmez.” Kimliği ne belirler, onu da Mevlânâ söylesin: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.” Benim yaptığım da oydu; tanrısal resimlerin ışığında Anadolu’da halkların paylaştığı duygu ve düşünce birliğini, yaşam biçimini Taştepeler’den Roma Dönemi içlerine 10 bin yıl boyu adım adım izlemek.
| Patara, Ksanthos ve Limyra gibi Lykia merkezlerinde yaptığınız çalışmalar, sizin Anadolu merkezli tarih okumanıza ne kattı? Özellikle Patara’daki siyasi ve mimari veriler, Lykia’nın Hellen dünyasının etkisiyle şekillenmiş tali bir kültür değil, kendi özgün tarihsel ve siyasal dinamiklerine sahip bir uygarlık olduğunu nasıl gösteriyor? |
İonia’ya yönelişimin temel nedenidir Lykia. Çünkü Ekrem Hocam’ın doktora çalışmasının, Türkçe çevirisiyle, “MÖ 6. Yüzyıl Lykia Hellen Kabartmaları” başlığındaki “Hellen”den kasıt “İon”dur. “Luvi soylu oldukları bilinen ve hatta tüm Anadolu halkları arasında Luvilere en yakın olarak tanımlanan, dili ve yazısı Lykçe olan bir halk kültür ve sanatta nasıl ‘başka’ olabilir?” sorusuyla başlar, doktoramda zaten içinde olduğum İonia’ya yeniden girişim. Hocam’ın araştırmalarına konu olan mezar kabartma resimleri, İon Okulu’nun ya da orada öğrenen yerli ustaların ürünüydü. Özlüce, Yunanistan’dan gelen bir usta eli kesinlikle yoktu. Ve bunların işlediği konular, bütünüyle Yunan düşüncesine yabancı olan, günlük yaşamdan alınan ya da tarihsel olayları gerçeğiyle betimleyen konulardı. İonların “Yunan” olmadığı, Lykialılar gibi “Luvi” halklarından olduğu, yani Lykia Uygarlığı’nın da Anadolu yerlisi olduğu görüşüm, yıllar süren bu araştırmaların sonucudur. Yunanistan’da, Lykia’da gördüğün kent dokusunda tek bir kent bulamazsın. Sur içinde bir mezar göremezsin; Hellas’ta “Nekropolis/Ölüler kenti” sur dışındadır. Lykia’da ise Bey, Agora’daki mezarında bile halkıyla birlikte yaşar. Sagalassos’un tanınmış tapınak mezarı tapınakla dip dibedir;

diğer yanında ise kent merkezi Agora vardır. Yine “Yunan” denen İonia’da kent içinde tümülüs mezarlar vardır, içinde yatanlar tanrılaşmıştır. Milet’te de hem de geç dönemlerden, tapınak mezarlar vardır kent merkezinde, kamu yapıları arasında. Ünlü filozof Bias da tanrılaşmıştır ki onun adına Priene’de tanrılara özel olan bir “Temenos” yapılır. Yunan dünyasında ölümlünün “tanrılaşması” bir tabudur; düşünülemez bile.
Yine doktora konumun içeriğindeki Karia sanatı da bir Hellen sanatı olarak nitelendirilemezdi. Çünkü onlar Lykialılara hem komşuluk hem de akrabalık bağlarıyla bağlıydılar. Her yerde “Hellenleşen en baş Karialı” olarak okunan Maussollos, babasının üzerinde çalıştığım lahdi için Atina’dan ünlü heykeltıraşlar getirdi diye “Hellen” olamaz; çünkü lahdin dört yüzüne işlenecek konuları Maussollos belirlemişti ve saray yaşamını içeren bu konuların dördü de Hellenlere yabancıydı. Atinalılar kendilerine
söylenenleri resimlemişlerdi. Hatta heykelleri “ideal güzellikte” işlemeye alışkın olan bu ustalar, tüm Satrap ailesini gerçek görünüşleriyle, yani portre başlarıyla betimlemişlerdi. Ve Yunan ülkesinde ne onunki gibi bir tapınak mezar vardı ne de tanrılaşan bir muktedir. Tanrılaşan bir Maussollos nasıl Hellen olabilir? Sorulmazsa olabilir; çünkü “Hellen” sanılan Makedon Büyük İskender de bir Tanrı Kral’dı.
Şunun altını bir kez daha çizerek vurgulamak isterim: “Yazı Yunanca oldu” diye “halk da Yunan oldu” denemez. Bir kez, yazı halkın kendi öz iradesiyle değişmemiştir; İskender tarafından kesin bir buyrukla değiştirilmiştir. Bırakalım 3000 yıl önceyi, şu bilgi çağında, günümüz dünyasında yazısı, dili, dini, yaşam biçimi aynı olup da “özgürlük” peşinde olan halklara bakalım. İlk usa gelenler olarak Britanya Adalarına ve İspanya’ya bakalım. Bir İskoç, Gal ya da İrlanda millî takımı niye vardır? Sömürgelerde bile ana dilin hiç unutulmadığı, sömürgeci dilinin resmî, ticaret ve bilim dili, yani hep 2. dil olarak kaldığı gerçeği de mi düşünülmez? Karialı olan ve zamanında Karca yazan bir Herodot, Yunanca yazmıştır ki okunsun; çünkü Ege ve Akdeniz liman yerleşimlerinde 2. dil Yunancaydı; Anadolu’da da öyleydi. Şimdilerin İngilizcesi gibiydi.
Kültürel unsurun Anadolu’da Hellen dünyasından daha erken ortaya çıkması, o unsurun Anadolu’dan Hellen dünyasına aktarıldığını kanıtlamaya yeter mi? Siz kendi çalışmalarınızda “benzerlik” ile “kültürel aktarım” arasındaki ayrımı hangi arkeolojik ölçütlerle yapıyorsunuz?

Eğer yaratılar arasındaki “benzerlik” şekilde kalırsa o bir “etki”dir; düşünceyi de içerirse, nedeni derinlerde aranır. Yani “İon sanatı doğal ve gerçekçi, Hellen sanatı yapay ve ideal” ise, bu bir temel farktır. Eğer çağdaş resmi yaratan tüm kavramlar, hareket, üç boyut ve derinlik, duyguların yüze yansıması, ilkelden mükemmele gelişen biçim ilk Anadolu’da ortaya çıktıysa ve Hellas’a buradan gittiyse, bu bir temel farktır; “yaratıcılık” farkı. “Kültür, bir sosyal mirastır. Toplumun paylaştığı yerleşik ortak geleneklere, ortak kurumsallığa ve birlikte yürünen ortak yola karşılık gelir ki işte bu halktır” der Gordon Childe. İşte ben Anadolu’nun 10 bin yılında bu “ortaklığı” gördüm. Ege’nin öte yakasındaki halktan farklı düşünen ve bu düşünce biçimini yaşama yansıtan bir Anadolu gördüm.
“Klasik Atina nerede” diye sorarlar hep. Ben de derim ki, dünya heykel sanatını en yüksek düzeye ulaştıran o muhteşem Klasik Atina’yı “onun temelinde” arayacaksın. Onun yalnızca 150 yıl süren Altın Çağı’nı Anadolu’dan süren kökte arayacaksın: Hareketi, derinliği, ifadeyi, kıvrımı ilk yaratanda, yani “sır gibi duran ana unsurda” arayacaksın.
| Tezinizin en güçlü ama aynı zamanda en tartışmalı taraflarından biri, “Anadolu”yu uygarlığın yaratıcı merkezi olarak konumlandırmanız. Hellen merkezli tarih anlatısını eleştirirken bu kez yalnızca merkezi Anadolu’ya taşıyorsunuz; yani “uygarlığın sıfır noktası” fikrini terk etmek yerine öznesini değiştiriyorsunuz. Bu eleştiriye cevabınızı Bilim ve Ütopya okurlarına nasıl aktaralım? |
Eğer “Anadolu merkezciliği” gibi “Anadoluculuğu” çağrıştıran “tartışmalara” yukarıda yanıt veremediysem, ekleyeyim: Mehmet Özdoğan, “Uygarlık tarihinin en büyük devrimini Neolitik Çağ’da gerçekleştiren ve günümüz uygarlığının temel taşlarını döşeyen Anadolu insanı” tümcesiyle başlar Arkeo Atlas 2002’deki makalesine.
2007 yılında Almanya’da iki devletin cumhurbaşkanlarının himayesinde düzenlenen ve dünyada büyük ses getiren serginin adı “12.000 Yıl Önce Anadolu’da İnsanlığın En Eski Anıtları”dır. Sergi kataloğunun arka kapağındaki başlık ise “Uygarlığın Beşiği”dir. Yani “Doğuş Yeri”. Daha Karahantepeler, Sayburçlar yokken, yalnızca Göbeklitepe varken…
Benim “uygarlık nerede doğdu” gibi bir derdim yok. Benim derdim, “tarihi yapanlara sadık bir tarih yazmak”. Onassis Vakfı’yla 2000 yılında Selanik’ten Girit’e Yunanistan’ı dolaştığımızda biz yalnızca “Dost” gördük orada; “Türk” olduğumuz bilindiğinde unutamadığımız güzellikler yaşadık ve içimiz buruk döndük ülkeye. Oraya özlemi dile getiren bir de yazı yazmıştım Hürriyet Akdeniz’e. Almanya’daki eğitimim sırasında en iyi arkadaşlarım Yunan’dı. Batı Uygarlığı Ege’nin öte yakasında yaratılmış olsa da farketmezdi benim için; 20 yıl öyle bildim ve hiçbir rahatsızlık duymadım, “bu nedir” sorusu aklımın ucundan bile geçmedi. Beni uygarlığın yaratıcılığında bu yakaya yönlendiren, araştırmalarımın bilimsel sonuçları oldu. Demem o ki, yaratıcı emeğe en üst düzeyde saygılı biri olarak kimse benden bilime ulusalcılığı karıştırmamı beklemesin. Arkeoloji bu; vurulan her kazmada tarihin değişebileceği bir bilim. Vardığım sonuçlar günün bulgu ve verilerine göre olsa da sağlam temellere oturduğunu düşünmekteyim. Çünkü 40 yıldır bulunan her yeni belge yalnızca görüşlerimi güçlendirdi. Yine de yarınlar ne getirir bilinmez. Doğrular başımın üstündedir.
Benim meselem, 12 bin yılın sahipliğinde bir soy arayışı değildir; gördüğünü bilimin izinde bağımsız ve yansız yorumlama, özgüvenle paylaşma meselesidir. Ata’nın “Daima hakikat arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren, bütün dersleri ve nasihati Avrupa’dan almayan adamlar olabilme” öğüdüne uyarak, kendi tarihimizi kendimiz yazarak, Kadeş, Troia ve Gelibolu birlikteliği ruhuyla Anadolulu olma meselesidir.
| Martin Bernal’ın 1980’lerde ortaya attığı ve klasik filoloji camiasında büyük tartışma yaratan Kara Athena tezi, Yunan uygarlığının kökeninde Mısır ve Fenike etkisini savunuyordu. Sizin teziniz için bir emsal, bir uyarı ya da bir kıyaslama noktası oluşturuyor mu? O tartışmadan çıkarılacak bir ders var mı? |
Hep saygıyla ve rahmetle andığım, özlediğim Oktay Ekinci, hem de yıllar önce, kanıtlar şimdiki zenginlikte değilken, bir konferans sonrası görüşlerimi “tez” olarak tanımlayan bir katılımcıya, “Fahri Işık’ın söylemleri ‘tez’ olmaktan çıktı; çünkü tezler tartışılır” demişti. Ben, Almanca ve Türkçe çevirisini “armağan” olarak aldığım “Kara Athena”yı yalnızca araştırmalarım sırasındaki alıntılardan biliyorum. “Tartışılma” nedeni, inandırıcı olmadığındandır; içeriğinde Anadolu’nun olmadığı bir “Hellen Uygarlığı” olamayacağı içindir.
Çalışmalarınızda Ana Tanrıça/Kubaba/Kybele çizgisi de önemli bir kültürel süreklilik alanı oluşturuyor. Anadolu’daki bu uzun süreli dinî geleneğin Ege dünyasındaki karşılıklarıyla ilişkisini nasıl kuruyorsunuz? Burada gerçekten tarihsel bir devamlılıktan mı, yoksa farklı toplumların benzer dinî ihtiyaçlar geliştirmesinden mi söz ediyoruz? Bu sürekliliğin arkeolojik olarak kanıtlanabileceği eşik nedir?
Tanınmış Alman kadın bilimci Erika Simon, yalnızca bir tek Çatalhöyük tipine dayanarak, “Demeter ve Kore” tiplemesinin 5000 yıl sonra Rhodos’ta ortaya çıkmasını Rhodos halkının Anadolu “Karia” kökenine bağlar. Araştırmalarım, değişik tiplerin sayısını 10’a çıkardı ve hepsinde de en az Klasik Dönem içlerine uzanan bir süreklilik var. Simon’a 1995’ten bu yana eleştiri getirmeyen bir Batı mı sonuçlarıma eleştirel yaklaşacak?

Bugün antik Anadolu tarihine ilişkin bir yanda Hellen merkezli anlatılar, diğer yanda Anadolu’daki antik toplumları doğrudan modern kimliklerin ataları olarak sahiplenen yaklaşımlar görüyoruz. Sizce Anadolu’nun kültürel mirasına sahip çıkmakla antik toplumları modern kimliklere mal etmek arasındaki sınır nerede çizilmeli?
Sayısı 300’e yaklaşan sunumlarımın adını “Anadolu’ya Sahiplik” koydum. Çünkü iki en büyük Atam’ın buyruğuydu bu; Sultan Fatih’in ve Mustafa Kemal’in öğüdüydü. Troia’ya “vatan” gibi, Hektor’a “vatan evladı” gibi sahip çıkmayı öğütlemekteydi Büyük Sultan. “Bu vatanın sahibi olmanın yolu; o topraklarda yaşanmış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanımak, sahip olmaktan geçer” demişti Büyük Atatürk. Selçuklu Atam, Batı Uygarlığı’nı
yaratan kadim Anadolu’nun son kutlu mirasçısı olma onuruyla Anadolulaşarak Orta Çağ’ın Altın Çağı’nı yaşatmıştır bu topraklara.Ve “Anadolu Selçukluları” anlamında kendisine “Rum Selçukluları” demiştir. Osmanlı Atam, buradan kök salmıştır üç kıtaya ve Romalılardan sonra tarihin süreklileşen ikinci büyük imparatorluğunu kurmuştur. Yedi düvele karşı bir Mustafa Kemal mucizesi, rastlantı mıdır ki Anadolu’da gerçekleşmiştir?
Bütün mesele tarihten ders çıkarmaktır. Anadolu halkları neden dış tehlikelere karşı Kadeş’te Hititlerle, Çanakkale’de Troialılarla ve Gelibolu’da Osmanlılarla birlikte omuz omuza tek ve bir olmuştur? Bunu iyi okumak lazımdır. Anadolu kendine ihaneti tarihin hiçbir zamanında bağışlamamıştır; bundan ders çıkarmak lazımdır. Unutulmasın ki Batılı, “Türklerin yaşadığı topraklar kendilerinin değildir, orada Batı Uygarlığı’nı yaratan Yunanlardır” düşüncesinden vazgeçmemiştir. Bu nedenle “hangi Yunanların; İon Hellen değilse, Rum Yunan mıdır ki?” sorusunun önemi, Anadolu’nun 12 bin yılına “tek ve bir” gibi sahip çıkmanın, tüm halkları kucaklamanın gerekliliği üzerinden düşünülmelidir. Arkeoloji bunun için de vardır.
| Son olarak, çalışmalarınızın bütününe baktığımızda, Anadolu merkezli tarih okumanızın yalnızca arkeolojik kültürlerin kökenini değil, Batı düşüncesinin ve uygarlık anlayışının kuruluş hikâyesini de yeniden sorguladığını görüyoruz. Buna rağmen Türkiye’de bu tezlerin taşıdığı önem ölçüsünde geniş bir bilimsel ve entelektüel tartışma yarattığını söylemek güç. Bilim ve Ütopya olarak bu tartışmayı yeniden gündeme taşımayı önemsiyoruz. Sizce Anadolu’nun bu tarihsel rolünü Avrupa’nın yerleşik tarih anlatısına kabul ettirmekten daha önemlisi, gelecek kuşaklara nasıl bir tarih bilinci bırakmaktır? Bugünden geriye baktığınızda, sizden sonra bu çalışmaları sürdürecek araştırmacılara özellikle hangi soruyu, hangi araştırma hattını bırakmak istersiniz? |
Halk; analarımızın elindeki kirmanla ya da Neşet’in püsküllü sazıyla ya da Veysel gibi ozanlarla Anadolu geçmişinin içindedir. Duygu ve düşünceleriyle de öyledir. “Entelektüel tartışma”yı bilimsel temelde isteyen benim; karşılık bulamıyorsa bundan yalnızca “söyleyecek sözleri yok” anlamı çıkar. Çünkü Batılının, sıkça konferanslara çağırdığı ve sunumlarını prestijli dergilerde yayımlattığı bir bilim insanına karşı bunca zamandır sergilediği suskunluğa da başkaca bir anlam veremiyorum. MÖ 14. yüzyıl başlarında, sözde Atinalılar Anadolu’ya ayak basmadan 250 yıl önce, İonia’yı Luviya ile birlikte Anadolu’da gösteren bir Mısır yazıtı için diyecekleri, İonia “Doğu Hellen” kalsın diye Luviya’yı bile Attika’ya götürmeye kadar vardıysa eğer, işleri çok zor…
/Sayı: 288 Ekim 2026


