

Gitmezdi kervan yollarından vurgun hesaplaşması,
Bilmezdi ağızdan çıkanı dil, dinmezdi ilin kargaşası.
Gönlün musikisi duyulsa, yobaz eli dil keserdi.
Gazali yakardı şamdanı, üflerdi neye hak nefesini:
Koyu karanlıkta, parlak ışıkta çıkardı dardan.
Sönmezdi gizli türbenin mumları, ruhlar aydınlıktı,
İlimle yürüyen bilge, korurdu avuçlardı burçları.
Ağlardı vaha, üç evinden ikisi türbeli bu şehirlerde:
Erdemli ay gibi parlar, gül açardı gece yarısı.
Fırfır dönerdi müşrik, cehaletin okkası aynı akçe,
Gece çölde, rehbersiz kervan varamaz menzile.
Şam meyhanesinde gizlice içilmiş art arta beş bade,
Göz hasretidir, kibirsiz gönül dostunu arzular,
Tabyalar tam olarak uyanmadı, şehitli evler yaslı:
Yeşil boyalı, dövme demirli, kurşun kubbelidir,
Hüvelbaki heceler tunç kapılara mermi gibi vurur,
Kuru kemik tak takları, kılıç şakırtıları duyulur.
Dedim: Ey Zeynüddîn, görünmezi gördü gözlerin,
Bilim denizinin dibine daldın hazineler çıkardın,
Ulu eserleri harman yeri gibi açıp önümüze serdin.
Dedim: Ey bilgin, elindeki kaleme nedir öğütlediğin?
Dedi: Gerçeğin özünü, dünya yüzünü görebilin.
Dedi Âlim: Kara cüzleri okudum göğüs ağrılarımla,
Haykırışını duydum Kudüs’te işgalci kölelerin.
Sefere çıkan Haçlılar, kılıç kalkan geçti Bağdat’tan:
Abdest suyuma dokunma, geri çekil ey Şeytan.
Dirilmeye yatıyoruz yazgının azap topraklarında,
Kanlı ağzını çalkalıyor savaş canavarı üç vakit,
Günde beş bin kez gelirdi masumlara ölüm vuruşları.
Dedim: Ey şarkın garbın eri, nedir dünya kaderi?
Dedi: Bekleme beni, kedere düşen gidemez bir yere,
Bırakın yakınmayı, ruhuna kargı giren doğrulur.
Dedi: Utandırmayın ataları, kitaplar cephane dolu,
Yıkın, atın kutsal vatanlardan zalim kalelerini…
Dedi ulu İmam: Zor yoktur, açın yeter korlu yolu.



