KERBELA- HZ. ALİ – PİR SULTAN- HACI BEKTAŞ

Küresel Kerbela’ya direnen İslam dünyasının
Muharrem Ayı kutlu olsun. Mazlumun yiğidi boldur…
Birlik, beraberlik ile yıkılmayacak zalim duvarı yoktur.
38. Tablet- Kerbelâ
Ekmeğin ve suyun, ateşin ve al gülün
Aşkıyla sonsuzdur insan, ölümsüzdür ölümlü.
Yerlerin ve göklerin, nefsin ve nefesin,
Onuruyla yeğrektir insan, bilmeyen ne bilsin.
Bela rüzgârı sallar sert çadırlarımızı,
Çadırlarımız sarsılır, inancımız sarsılmaz,
İnancımızın direği sedir ağacındandır.
Duranın ve çürüyenin, akanın ve türeyenin
Zerreleri birbirinin içinde, birbirini yer,
Kötü yenilir, devrilir orada yeniden biter.
Direniriz tanyerinin bütün kadını, erkeği biz.
Yunduk bedenlerimizi öğlen güneşinin kumuyla,
Giyindik eğnimize Şam’da biçilen gömleği,
Sardık bebeğimize günışığını, yumak yumak.
Dışımız, hilebazın alev çemberidir,
İçimizde yeşil bir yağmur yağar, çise çise,
Fırat’ın suyu gibi çektik erliği, erdemliği içimize.
En iyi hatip kılıçtır diyor, Ömer İbni Saad,
En karanlık vadilerde konuştu silahlarımız.
Varsın, o saat kesilsin dimdik başlarımız,
Miras bıraktık kesilmemiş umudu neslimize,
Bölebilir mi zalimin hıncı, ipeğin inancını?
Elimize yüzümüze sıvanır, Murtaza’nın güneşi,
Yoksulluk en büyük ölümdür, diyen aslan,
Akşam ölürse bir, sabah doksan dokuz dirilir.
Sancağı diken ele iyi baksın mazlum olan,
Zülcenah giriyor melunun can kapısından içeri.
İçtik çöl denizini, yetmiş iki solukta biz.
Ey biziz görünüp de, hayduda elveren azaplı,
Ceplerine doldurdun ikbalin altın varak tozunu.
Önderin tözünü avuç avuç toprağa saçtın:
Zalime eğilenler, boyun eğdirir kendi halkına.
Başımı uçurun, ama kıymayın yadigârlara,
Kulak verin: Çöl uğulduyor atalarımızın avazıyla.
İşbirlikçinin aklı sağırdır, yüreği kördür,
Esen yelin kulağı var, duran taşın gözü vardır.
Çözülür kara örgüsünden ille de zülfüyâr,
Kerbela’da kırılan gül, Anadolu’da alevi açar.
94. Tablet, Hz. Ali
Ya Alim! Ya Alişan! Ya Alişah! Ey Ya Ali!
Alemin karanlık gününde güneş sunan Âli makam.
Neydi o, çeliğine Zemzem içirmiş adalet sunucu,
Kanımız çölde lebi derya olur, yerler gökler bir ulur
Yoksullar su ekmek, kimsesizler ana baba bulur.
Soluk yazmalara sarmalar acısını Mekkeli kadınlar,
Değil öyle tan atması, geceyi bir şimşek vurur:
Yağmacılık, soygun, çöle gömülürdü körpe canlar.
Azap kervanları kırıp biçiyor kolumuzu kanadımızı,
Bırak yakamızı gidelim, yetmez mi kula bu zulüm.
Döküldü derin vadilere, Bedir yollarında isyan.
İnsan vatandır, alamazsın elinden, diyor El Zeyyat,
Hesap sorar gözlerin, nettin der nurumu benim?
Eğer kaçırırsan aklını namus hattından, körsündür,
Kendi ellerin yakandan tutar, silkeler yerle bir.
Haram, riya, şirk, fitne, yalan, talan, kıyım, soygun…
Yine de dünya türlü çiçek açar, dirilir cansızlar.
Konuşan Tanrı, Âlimdir, yüceden yüceye akar,
Ol Resul der: Lâ fetâ illâ Alî, lâ seyfe illâ Zülfikār. *
Çıkar ortaya devrim kılıcı, şeytanın yuvasını yıkar:
Dikilir karşına Cahiliyenin, halkı sürü yapanın…
Toza, toprağa, yıldızlara belen, dinmez o ilahi ikrar,
Hasan’ın canına kıyan zehri, iblisin nefsi yoğurdu.
Derin özü yeryüzü görür, Hüseyin’in kanını dökeni,
Ey gücün şarkısı, öcün kargısı, hakkın yargısı…
Karanlık aynaya bak, cansız atlasta, taşa can veren
Mevlalar gazel döküyor Kudüs semalarından.
Kalktı Allahuekber Dağı, bindi boynuna zalimin:
Huzurlu ruhta fırtına koparır çıplak bedenleri
İmparatorluk çadırını patiska gibi yırtar ataralar,
Nasıl bir ayaklanıştır bu, et kemik erir, ruhlar dirilir,
İblis zulmediyor dağa taşa, can gönülden verilir:
Yetiş ey Allah’ın aslanı, kötülük geçti yine başa.
Kırklar dağında semah dönen turna alayı gelir.
Böyle dağıtıldı düşman safları, korundu zülfüyâr:
Yıkılacak küresel Kerbela, ellerimizde Zülfikar var.
*Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılıç yoktur!
96. Tablet, Pir Sultan
Şiirin piri, ölüp ölmediğini düşündü, kitaba baktı,
Açık bırakmıştı masada defteri, kandili yaktı.
Dedim: Geldiğin yer çok uzak mı, ey ulu yolcu?
Dedi: Ben diyeyim bin asır, siz deyin bir arpa boyu.
İnleyip duruyor Banaz’ın ağzında çile dilleri:
Nasıl kurtaracağız insanı zulüm selinin önünden?
Dün gecenin seyri içinde suretini kanda gördü:
Şu benim ahi gönlüm, Kerbela’da sabahladı.
Gün ışıdı, Moğol atlıları batıya doğru akıyordu,
Sürüp ezerek götürüyordu kınalı Türkmen obalarını
Düşüncelere dalmış Pirim, üzümün mayası gibi,
Bilirdi evvel gelenin dileğini, Kırklar Cemini.
Sordum: Ne işlersin, ne dokursun devri tezgâhında?
Dedi: Dünya toprağını sürer, aşk ekerim derine.
Dolu içmiş badeyi, esriktir ozan, eksiktir anılar da,
Koşmaya hazır olan canlar emekler durmadan,
Ol Abdallar bizdendir, edep gemini takarlar.
Dedim: Bu aşka yeter mi gücün, yoksa artar mı?
Bülbül müsün ötüşen şu Ali Merdan bağında?
Dedi: Yararım yeri kaburgamla, Çin’den beriye,
Biziz kar altında kızıl gül açan, semah dönen.
Horasan sarığı gibi sarmış başına derdi, belayı.
Darağacından indi, Yunus’a yürüdü Burak’a bindi.
Dağlar üstünde parlayan Zülfikar fısıldadı:
Yürüyün canlar hak olun, dirlik meydanına dolun.
Ölüm yoktur ateş kumaşından gömlek biçene:
Hızır fermanına mührü bastım, hırkamı dara astım,
Sen öldün, Pir Sultan yaşıyor ey Hınzır Paşa.
Zehir kar etmez, her dem doldurup zehir içene.
Yürü bre Atlantik paktı, kırılacak zalimler çarkı.
Doğmadan yananların külü dergâha serilir:
Cem olan canlar ölmez: Pir Sultan ölür, dirilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir