Hayati Özcan’ın Partili yaşamı ve gazetecilik mirası

Haberin önünü kesmeyin cümlelere takılmayın

Seni anlatmak için kelimeler kifayetsiz… Hiç olmadı, seninle çalışan arkadaşların olarak konuşalım, parça buçuk, ucundan kıyısından senden kalan büyük mirasa, gazeteciliğine değinelim dedik. Ki bir kez daha yeni kuşak Aydınlıkçılara yol ver kardeşim

Hayati Özcan’ın Partili yaşamı ve gazetecilik mirası: Haberin önünü kesmeyin cümlelere takılmayın

Füsun İkikardeş

Çok iyi haberci, keskin zekalı ve vicdanlı. Leb demeden leblebiyi anlar. Durduğu yer o kadar net o kadar açık ve sarih ki, her açıdan görmeye elverişli. Hep halkın, hep partisinin yanında. Dışa açılmanın öncüsü, haberde sahaya inme kahramanı. Serhan Bolluk’un dediği gibi “Bağış Şampiyonu”. Hep vatansever hep çağdaş. Ulusal Kanal Ege Bölgesi Haber Müdürü Ufuk Akkaya, “Çekim için ilk kez arkeolojik kazıya onunla gittim, Türk beşlilerinden son temsilciyle röportaj yapmak için ilk kez onunla opera dinledim” diye anlatıyor. Hep atılımcı, hep devrimci. Parayı da kadroyu da yoktan var eder. Parti’nin çaycısını muhabir yapar, düğün fotoğrafçısının kamerasını Ulusal Kanal kamerasına dönüştürür, ATABE satışlarıyla muhabir maaşlarını çıkartır.

AÇGÖZLÜ HABERCİ

ABD’nin, NATO’nun, misyonerlerin, Vatan Partisi düşmanlarının belalısı. Sanki gözlerinde bir maskesi, bir de çatılar arasında onu uçuracak pelerini eksik! Misyonerler mi örgütleniyor Hayati orada! NATO bizim Ege Ordusu’na göz mü dikmiş Hayati orada! FETÖ’cüler Mehmetçik’e iftira mı atmış, Hayati orada! PKK ile HDP elele tutuşmuş CHP kisvesi altında belediyeleri mi istila etmiş, Hayati orada! Devrimcilik kisvesi altında dedikodu kazanları mı kaynatılıyor, Hayati orada! Bir gün İzmir’de FETÖ’nün yuvalandığı NATO karargahını ortaya çıkartır. Ertesi gün, misyonerlerin gariban Güneydoğulu çocukları devşirdiği sözde okula kamerayla baskın yapar. Tarihçi, arşivci! İzmir’in sokakları ondan sorulur. İlk atlılar 9 Eylül’de nereden geçmiş, hangi tarihi bina yıkımla karşı karşıya, Vatanım Sensin dizisinin konu aldığı Mümin Efendi karakteri aslında kim… Hepsinin izini sürer. Meraklı, araştırmacı, açgözlü haberci.

İYİ BABA İYİ DEDE İYİ DOST

Serhan Bolluk, “Onu sevmeyen yoktur“ demiş. Doğrudur, varsa bile sesini çıkartıp bu ne biçim adam, diyemez zaten. Dedirtmezler. Bir kızçesi var, Açelya. Sevgili eşi Zeynep’in yadigarı. Açelyasını pek sever, ama sabah akşam çocuğunu övenlerden değil. Ne kadar sevdiğini kızından biliriz. Babacığı Açelya’nın başının tacıdır. Silivri’de tutsaklık günlerinde az mı geldi gitti, biliriz. Kızı, damadı ve iki torun hep birlikte yaşarlar, Açelyacık bırakmaz onu. Hastanede kaldığı süreler biraz uzasa, “Çocuklar dedelerini özledi” diye yakınır sadece.

Her gün Aydınlık’ı arar, onunla Yurt Haberleri’ni konuşuruz. Kendi yazdıysa “Çince yazmışsın yine” der, güler geçeriz. Hoşgörülüdür ama sınırı vardır. Güzel bir haber geldi de atladıysak vay halimize! Kavga eder, itişir kakışır sonunda bir yol buluruz. En dayanamadığı şey atalet! Partide, gazetede, bizim mahallede atalete dayanamaz. Pandemi var diye parti toplantılarına gelmeyeni anlamaz! Kendisi o tek ciğeriyle, maskesi ağzında, torbası elinde toplantıları kaçırmaz. İl Başkanı Rifat Hocanın dediği gibi, sadece dinlemek de değil, fikir beyan eder, yönlendirir, rota şaşmışsa, düzeltir. Ha bir de şunu bilsin herkes: Hastalığını konuşmayı, kendine acımayı acındırmayı ne bilir ne de sever. Hani bazıları vardır ya, fedakarlıklarını, hasta haliyle neler yaptığını, kaç saat çalıştığını ballandıra ballandıra anlatırlar… İşte bizim Hayati bunları bilmez. Durumunu sormaya çekiniriz. Hatta bazen kızarız, “Oğlum, merak ediyoruz yav, nedir son durum?” Hep iyi, hep iyi, hep iyi.

BAĞIŞ TOPLAMA ŞAMPİYONU

Serhan Bolluk: Sevmeyeni yoktur Hayati’nin, cesur yürektir, bitimsiz heyecandır. Parti bilinci çok yüksektir. “Aynı gemi” eksenli iki çizgi mücadelemizde en ön saftaydı. Cesaretle atıldı; arkadaşmış, eski adammış tanımadı. Doğruya doğru, yanlışa yanlış dedi. Bağış kampanyası yapıyorsak, ilk görev alanlardandı. Bağış toplama şampiyonuydu. İstemenin koşulu vermektir. Veren kişi isteyebilir. Hele de hayatını verdiyse en kolay o ister. Hayati istiyorsa vermemek olmazdı. Sağlığını sorsanız hep aynı cevabı alırdınız, “İyiye gidiyor, ah bir de şu kaşıntılar olmasa…” Her daim iyimserlik ve umut, devrimcinin olmazsa olmazı. Alacaklılarımdandır, ne çok var. Borçlu gideceğiz bu dünyadan. ‘Biz’in en içindeki adamdı. Hem vardı, hem yoktu. Ergenekon’da koğuş arkadaşıydık. O uyum günlerini özlüyorum, sevgili Hayati’yi özlüyorum…

KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ

Bugün Hayati Özcan’la çalışmış arkadaşlarından haberciliğini ve Aydınlıkçılığını dinliyoruz. Yan sütunlarda gazetede, kanalda, 2000’e Doğru dergisinde ve son olarak İzmir’de birlikte çalıştığı Vatan Partisi Saymanı Serhan Bolluk, 20 yıl önce ilk kez kameramanlıkla Ulusal Kanal’da işe başlayan bugünkü Ulusal Kanal Ege Bölgesi Haber Müdürü Ufuk Akkaya, Ulusal Kanal’ın ilk döneminde Yurt Haberleri Şefi Sibel Koç, haftalık dergide Yazı İşleri Müdürü ve Toplum-Yurt Servisi Şefi olan, bugünkü Aydınlık Toplum Servisi Şefi Özlem Konur Usta, son dönemde Aydınlık muhabiri olarak yetiştirmeye çalıştığı Nurcan Candan ve İzmir’deki çevresinden isimlerin anılarından bir demet sunuyoruz. Uzanamadıklarımız çok fazladır mutlaka, şimdiden kusurumuz affola. Dedik ya onu anlatmaya kelimeler gibi biz dostları da kifayetsiz kalırız.

ÖĞRETMENİMİZ VE CAN DOSTUMUZDU

Hayati Özcan’ın 45 yıllık dostu Hüseyin Baskın, can dostu için şunları söyledi: 30 Ağustos 1973’te Deniz Kuvvetleri’ne katıldım. Teknisyen astsubay rütbesiyle yüzer birliklerde göreve başladım. 1974 yılında o dönemde görev yaptığım TCG Gelibolu muhribiyle Naldöken askeri tersanesinde bulunduğumuz sırada Hayati’nin komşusu olan astsubay arkadaşım Ayhan Çekigil vasıtasıyla tanıştım. 68 kuşağı eylemlerinden etkilendiğim kadarıyla sol fikirlerle sempati düzeyinde bir bilgiye sahiptim. Hayati’nin üyesi olduğu Gürçeşme Dayanışma Derneği’ne gidip gelirken Hayati’nin önderlik ettiği afişleme gibi eylemlere katıldık. O zaman bilgi birikimi, cesareti, önderlik kabiliyeti, en önemlisi arkadaş canlısı kişiliği, atılganlığı beni çok etkilemişti. Bizi Halkın Yolu dergisinin abonesi yapmıştı. Karmaşık konuları kolayca kavratan öğretmenimiz ve can yoldaşımdı.

DÜĞÜN KASETLERİ ÜSTÜNE HABER ÇEKERDİK

Ufuk Akkaya 20 yıl önce Hayati Özcan’la çalışmaya başlamış, 1-1,5 yıl sürmüş. O sıralar Buca İlçe Başkanı ve avukatlık bürosundan kâtip olarak yeni emekli olmuş. İşte Ufuk’un gördüğü, unutamadığı bazı kareler: “Devamlı gazete okuyan, küpürleri kesen biriydi. İlçe Başkanlığına gittiğimde o zaman Cumhuriyet gazetesinde çıkan haberlere açıklamalar yollar, eleştiri varsa eleştirisini yapardı. Önerilerini, partinin önerilerini aktarırdı. Daktilosu vardı, hep onun başındaydı, tıkır tıkır yazar fakslardı. Ulusal Kanal’a da haber yapıyor, ama haber yapabilmek için kameraya ihtiyaç var! Hayati hocam sadece daktilo yazıyor. O arada parti dostu bir televizyon tamircisi vardı, Ekrem abi. Kameraları vardı, düğünleri çekerdi. Nasıl ettiyse ikna etmiş, Ulusal Kanal kameramanı oldu. Hayati Özcan bir gün önceden tembih eder, sabahtan uyandırmak için harekete geçerdi. Adam sonunda yeter dedi! Alın kamera sizin olsun! Kendi gitti kameralar bize kaldı. Ama kaset de almak lazım. Kaset üzerine kaset! Düğün kasetleri üzerine haber çekerdik.”

ULUSAL KANAL HABERSİZ KALMASIN

Hayati Özcan’ın özelliği şu: Bir konu varsa tak diye dalardı. Yürüye yürüye gider, yandan bakar acaba kamera çekiyor mu? Hemşerim siz niye toplandınız burada, diye soruyor. Gazeteci sorusu! Giderek İzmir’de bir büro ihtiyacı belli oldu, o da başına geçti.

“2002 seçimlerinde ‘barajı aştık geliyoruz’ diye çıkmıştık. Köylerdeki çalışmalar çok önemliydi. Çiftçi zor durumda. Tütün ekiminin son günleri. Vatan Partisi (eski İşçi Partisi)’nin köylü bürosu vardı. Parti’nin adını duyurmadık köy bırakmadık. Bir arkadaşın hasta bir oğlu vardı, onu hayata kazandırmamız lazım, diyerek aldı Ekrem’in kameralarından birini verdi. Bir şizofreni bile çalıştırdı. İş yapmak esası! Üretmek!  

Yeter ki Ulusal Kanal habersiz kalmasın!

MİSYONERLİK EVİNE BASKIN

“Misyonerlik zamanında, kameramanlıktan gazeteciliğe terfi ettiğim zamanlardı. Buca’da iki bakkal vardı, birinin oğlunun arabası vardı. ‘Selçuk’ta bir misyoner kampı var’ dedi ve tarif etti: Şehir merkezinden şu kadar uzakta, şuradan içeri girin, köy tabelasından girin, sağ tarafta bir keçi yolu var… Böyle bir tarifle gittik, hakikaten doğruydu, çalışmış Hayati abi. Güneydoğu’dan fakir çocuklar yetiştiriliyormuş. Bakkal çocuğu Özgüç çekiyor, ben elime mikrofon alıp anlatıyorum… Girdik içeri. Patavatsız bir usul ama bir çilingir gibiydi! Her kapıyı açıyor. Bir anda 5 dakika sonra gördük ki eğitim alanları var. Bir anda yabancı siyahi 3-5 kişi etrafımızı sardı, biri İngilizce konuşuyor, ama Türkçe biliyor. Burası özel mülk giremezsiniz falan dediler. Çocukları mı eğitiyorsunuz, dedik. Hayati Özcan, NATO’daki FETÖ üssü haberleri olduğu kadar misyonerlik haberleriyle de hedef alınanlardan biriydi.”

İZMİR ULU ÇINARINI KAYBETTİ

Nurcan Candan, son yıllarında Hayati Özcan’ın eli ayağı, muhabiri oldu. Vatan Partisi İl Örgütünün mutfağında çalışırken kalan zamanlarda Hayati’nin yazılarına, e-postalarına bakan Nurcan, giderek muhabir olarak sahaya çıkmaya başladı. Hayati Özcan için “Ulu çınar” diyen arkadaşımızın anlatımı şöyle: “Kendisine hizmet edilmesini sevmeyen, etrafına neşe saçan bir kişiliği vardı. Devrimci ruhunu hiç kaybetmedi. Sabah erken gelir hemen işi koyulurdu. Olumsuzluk nedir bilmez, etrafına moral veren ulu çınar gibi herkes gölgesinde toplanırdı. Menderes’te maden yüzünden zeytin ağaçlarını kesiyorlardı, ben gidemem habere kim gider diye düşünüyordu. İstersen ben gideyim dedim, o da olur dedi. Böylece Hayati Özcan’ı daha yakından tanıma fırsatı buldum. Bir devrimci arkadaş nasıl olur, nasıl abilik yapar en iyi örneğiydi. Devrimci duruşu ile her zaman dik durmayı öğreten iyi biriydi. Kendi acılarından söz etmeyi sevmez, ‘ben çok iyiyim zımba gibiyim’ derdi. Yanındaki arkadaşlarına daima destek olur. Olumsuz hiçbir şeyi kabul etmez, ‘Enseyi karartma her şey düzelir’ diyerek teselli ederdi. İyi bir insan, iyi bir eğitmen, iyi bir arkadaş ve iyi bir duayendi. Güle güle Hayati Özcan, senin devrimciliğin bizlere daima yol gösterecek. Senin bizlere ışık tuttuğun yoldan ilerleyeceğiz. Her ölüm erken ölümdür ama sana yakışmadı.”

Haber peşinde koşardı HABER PEŞİNDE KOŞARDI

Ercan Dolapçı: Güle güle Hayati Ağabey…

Ne zaman arasa canlı ve heyecanlı sesi vardı. Coşkuluydu. Ercanım, derdi. Buyur Hayati Ağabey derdim. Ya o günkü yazımı beğenmiştir ya da bir konuyu danışacaktır. Tarihe meraklıydı. O da bazı olayların peşindeydi. İzmir’deydi. Aydınlık’ın İzmir Temsilcisiydi. Yeni muhabirler gibi haberlerin peşinde koşmaktan geri durmazdı. İçindeki habercilik heyecanını severdim. En son ondan bir kitap istemiştim. Buldu buluşturdu hemen gönderdi. Savsaklamadı. Çok dikkatimi çekmişti. İş bitiriciydi… İşini ciddiye alırdı. Ergenekon’dan mahpus da görmüştü. Çıktığı gün Aydınlık’taki hali beynimize işlendi. Yanında sevgili eşi vardı. Dimdik çıkmıştı. Canlı ve heyecanlı bir konuşma yapmıştı. Kaldığı yerden çalışmaya devam etti. Karaciğer hastasıydı. Oğlum da içtiği bir ilaç yüzünden karaciğer hastası olmuştu. Karaciğer nakli olacaktı. O da öyle olmuştu. Ona sormuştum. Nasıl zor mu diye. “Ercan’ım tabi zor. Aspirin bile içemezsin” demişti. Sık sık hastanedeydi. Yazacak çok şey var. Ama o yok ve çoğunun da anlamı kalmadı. Erken ayrıldı aramızdan. Vücudu yorgundu ama kafası dinç! Sanki Allah onu Aydınlıkçı yaratmıştı. Hep Aydınlıkçı oldu. Öyle yaşadı ve öyle de öldü. Toprağın bol olsun Hayati Ağabey. Artık telefon rehberimdeki telefonun çalmayacak… Sohbetlerimizi özleyeceğim. Rahmet ve saygıyla…

AYDINLIK’IN EMEKÇİSİ…

Özlem Konur Usta, onu ‘Sipariş ettiğimiz her haber mutlaka gelirdi‘ diye anımsıyor. İşte bıraktığı gazetecilik mirasından örnekler:

“Aydınlık’ta çalışmaya ilk başladığım zamanlardı. İzmir’den sık sık haber gelirdi. Şifreyi çözmeye çalışırcasına içindeki haberi eşelerdik. Hayati ağabey, çok iyi bir haberciydi. Bazen ‘Ağabey anlayamıyoruz’ derdik. ‘Cümlelerime takılmayın, haberin önünü kesmeyin’ diye uyarırdı. Çok haklıydı. İzmir’de tanımadığı, temasının olmadığı kişi yok gibiydi. İzmir’den haber isteyeceğimizde gönül rahatlığıyla Hayati ağabeyle konuşurduk. Sipariş ettiğimiz her haberin kesin olarak geleceğinden emindik. Enerji doluydu. Ağabey şu köyde bir haber var demeniz yeter… Mali imkânlar kısıtlı… Yol uzun… Hiçbiri engel değil. Çözen insandı. İstanbul’dan onunla sık sık telefonla konuşurduk. Enerjisi bize de yansıdı… Haberciliğinden çok şey öğrendik… Ne Silivri Cezaevi ne de hastalığı üretmesinin önüne geçemedi. Aydınlık’ın emekçisi… Alçak gönüllülük ruhuna işlemişti… Gidişi de öyle oldu.”

ONA ‘ATOM KARINCA’ DERDİK

Ulusal Kanal’ın ilk ekibinde Yurt Haberleri Şefi ve Program Müdürlüğü yapmış olan Sibel Koç, İzmir büronun kurulduğu dönemde kurgu eğitimi vermek için İzmir’e gitmiş, bir hafta evlerine konuk olmuş, Hayati Özcan’la omuz omuza çalışmış biri. Sibel’de bıraktığı izler şöyle:  “2002 yılında Ulusal Kanal’da çalışmaya başladığımda yine çok erken kaybettiğimiz Saim Gözek’le birlikte Yurt Haberlerinde çalışıyordum. Hayati abiyi de o yıllarda tanıdım, Ege bölgesi temsilcimizdi. Çok heyecanlı ve işini çok seven bir abimdi. İstanbul’dan her gün illeri arar, ne haberleri olduğunu sorar, haberleri tartışır ve gündem oluştururduk. Hiçbir zaman gündemsiz ve habersiz bırakmazdı bizi. İstediğimiz bir haber olduğunda da imkânları hiç sorgulamadan ‘Emredersin abla’ derdi. Televizyon kurulduktan bir süre sonra İzmir’e montaj makinaları alındı. İzmir’deki arkadaşlara montaj öğretmem için beni görevlendirdiler.

‘ÇOK ÇALIŞMAK LAZIM ABLAM’

O zamana kadar Hayati abiyi sadece heyecanlı sesinden tanıyordum. İzmir’e gittiğimde kendisini daha çok tanıma imkânım oldu. Heyecanlı, çalışkan ve bir o kadar da mütevazı bir insandı. Kendi aramızda atom karınca derdik. Hızlı ve çok çalışırdı. Odasını gördüğümde şaşırmıştım. Her yerde dosya vardı. Her şeyi arşivlemişti. Bir konu açıldığında dosyaları karıştırır ve tüm ayrıntılarıyla önümüze koyardı. Sürekli ‘Çok çalışmak lazım ablam’ derdi. Bize göre ufak bir olay gibi görünen bir haberin aslında çok önemli olduğunu söyler ve bizi bir şekilde ikna ederdi. Çoğu zaman da haklı çıkardı. İzmir’e gittiğimde beni evlerinde misafir ettiler. Eşi değerli Zeynep abla ve kızı Açelya’yla beni en iyi şekilde misafir ettiler. Evinde de çok iyi bir baba, çok iyi bir eşti. Kaybettiğinde çok üzüldüğü Zeynep ablayı çok sever, hele kızına çok düşkündür. Onu çok özleyeceğim.” AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir