Salgın sürecinden kaynaklı hepimiz evlerimizde daha fazla vakit geçiriyoruz.

Bu sayede ilgi alanlarımıza ve keyif aldığımız uğraşlara daha fazla vakit ayırma şansımız da oluyor.

Fakat bir gerçek var ki vaktimizin önemli bir bölümü televizyon, telefon ya da bilgisayarımızın başında geçiyor. Çoğunlukla da önümüze sunulan neyse ona kapılıyoruz.

HER ŞEY REYTİNG İÇİN

Örneğin gündüz kuşağı olarak bilinen saat diliminde kumandamızı elimize alalım ve ana akım medyada kanallarını tuşlayalım.

Öğleden önce başlayıp akşamüstüne kadar süren bu zaman dilimi ekran başındakilerin gerilme saatleri. Tabii eğer yazacağımız programları izliyorsanız.

ATV’de Esra Erol, aile içi mahrem olması gereken ilişkileri milyonların önünde adeta dedikodu kazanına atıyor. Hemen ardından aynı kanalda çıkan Müge Anlı, devletin yapamadığı, bulamadığı, yetersiz kaldığı cinayetlerin üzerindeki sır perdesini kaldırıyor. HaberTürk’te tartışma programı sunucusu Didem Arslan Yılmaz bile bu büyük pazara hızlı bir geçiş yaptı ve Show TV’de ’’Vazgeçme’’ adlı bir programa başladı. Aynı saatlerde Star TV’yi tuşladığımızda Serap Paksöz’ün ‘’Gerçeğin Peşinde’’ adlı programını görüyoruz. Programı Serap Paksöz sunuyor ama programda yalnız değil. Yanında Adli Tıp Uzmanı, Avukat ve bir de Polis Eğitmeni ve Güvenlik Uzmanı var. Bunların bir televizyon programında ne işi olur diye sormayın. Neticede ‘’katilin’’ kim olduğunu buluyorlar.

Ne büyük fedakârlık değil mi? Her şey insanımız için diye düşünmeyin her şey reyting için.

TOPLUM DNA’SIYLA OYNAYAN DNA TESTLERİ

Programları uzun uzadıya seyretmeye gerek de yok. Teknoloji çağındayız, kaçırdığınız bölümleri sosyal medya hesaplarına uzun ve kısa halleriyle bulabilirsiniz. Örneğin Esra Erol’un programına bakalım. Programın youtube kanalına girip en popüler sekmesine tıklayın. Karşınıza çıkan başlıklar tüyler ürpertici. Olduğu gibi aktarıyoruz; ‘’Düğün gecesi eşinin ikiz kardeşi olduğunu öğrendi’’, ‘’Bebeğim eşit Mesut’tan değil sevgilim Cemil’den’’, ‘’Sonuç açıklandı! Bebeğin babası kim?’’. Yok artık dediğinizi duyar gibiyiz. Şaşırmayın, bu programlarda DNA testi yaptırmak bir gelenek halini almış. Çocuğun babasını bulmak için DNA testi yapılıyor. Sonuçlar televizyon ekranlarında noter huzurunda açıklanıyor. Dramatik bir müzik veriliyor, stüdyodaki seyirciler onlara verilen talimatları yerine getirip şaşkın bir uğultu çıkartıyorlar.

OLUR BÖYLE VAKALAR MÜGE ANLI YAKALAR

Hemen Müge Anlı’ya geçelim. Aynı işlemi orada da yapabilirsiniz. Tabii Müge Anlı’nın Esra Erol’dan ayrılan özelliği onun suçluları bulması. Bir nevi kamu hizmeti yaptığını düşünebilirsiniz. Ne güzel değil mi? Fakat kazın ayağı öyle değil. Bir programının başlığı şu ‘’Yılmaz Arslan’ı almak için polisler geldi!’’ Kısa bir başlık fakat içerisinden onlarca anlam çıkıyor. Polislerin Müge Anlı’yla işbirliği yapmasına mı yanalım yoksa devletin suçlularla mücadelesinin reyting malzemesi olmasına mı yanalım ya da o insanların milyonlar önünde insan içine çıkamayacak hale gelmesine mi yanalım? Nereden tutsanız elinizde kalır.

Amaç sanıldığı gibi suçluları bulmak, insanları barıştırmak, çocuğun babasının kim olduğunu bulmak değil. Yegane bir amaç var o da; reyting. Program; ‘’yarın DNA sonuçlarını açıklayacağız’’ diye kapanıyor. Buradaki amaç yarına izleyici toplamak. Sıralamada en üst sıralarda olmak, reklam pastasından büyük pay almak. 

Örnekleri çoğaltabiliriz fakat bu kadarı da yeterli. Şimdi gelelim bu programların toplumumuzdaki, insan ilişkileri üzerindeki etkisine.

TOPLUMSAL DEĞERLERİN YIKIMI

2017 yılında yapılan bir düzenleme ile o dönemin reyting rekortmeni olan evlilik programları, ‘’toplumun milli ve manevi değerlerine, genel ahlaka ve ailenin korunması ilkesine aykırılığı’’ nedeniyle kaldırıldı. Evlilik programları kaldırıldı fakat reyting aşkından toplumsal değerleri yok sayan, reyting uğruna bu değerleri gözden çıkaran yapımcılar hemen yan sektörlere kaydı. Esra Erol’un yeni programı ‘’hayatın içinden öyküleri ve dramları ekranlara taşıyacak’’ diye duyuruldu. Anlayacağınız format değişti fakat zihniyet aynı kaldı. Kırk yıllık mahalle dedikodusu, ‘’hayatın içinden öyküler’’ oldu.

Bu kanalların izlenmelerine bakıyoruz, milyonlar izleniyor. Reyting sıralamasında en üstlerde yer alıyor. Bu programlar izlendikçe diğer kanallar da bu mecralara yöneliyor. Tam bir kısır döngü.

‘’Beğenmiyorsan izleme’’ de diyebilirsiniz. Çok şükür bireyci insanlar değiliz, kendimizden önce toplumumuzu önemsiyoruz. Bu programın toplumumuza, aile ve eş, dost ilişkilerine verdiği zararı görmüyor musunuz? Çürümeyi, ahlaksızlığı ve riyakârlığı kınıyormuş gibi yapıp “normal”leştirdiğini, insanların en yakınlarına; akrabalarına ve komşularına güvensizlik pompaladığını görmüyor musunuz?

‘’Kızımın Babası Komşum Cengiz’’ adlı bir bölümden ne umuyorsunuz? Komşuluk Türk toplumu için büyük bir paylaşım ve dayanışma kültürüdür. Tekil olayları normalleştiren ya da ve abartan bu tür başlıkların komşuluk ilişkilerinde yarattığı tahribatın farkında mısınız? Ya da ‘’Eşim Ağabeyim ile kaçtı’’ adlı gerçekliğinden bile şüphe duyacağımız bir bölümün aile, akraba ilişkileri üzerinde yarattığı yıkımı ölçebilir miyiz?

İnsanı paranoyaklaştıran, çevresine karşı güvensizlik duymasını tetikleyen, ‘’acaba benim başıma da gelir mi?’’ şüphesini yaratan programlar, toplumsal ilişkilerin temelini dinamitlemektedir.

İnsanı insana düşman eden, güvene dayalı toplumsal değerlerimizi, geleneklerimizi reyting uğruna çiğneyen programlar Türk toplumunun sağlığını en az uyuşturucu kadar tehdit etmekte.

“SUÇLU BULUNANA KADAR HERKES SUÇLUDUR”

Milyonlarca insanın önünde insan haysiyetini yerlere seren, insanları toplum içine çıkamayacak hale getiren, stüdyoları şeytan taşlama törenlerine dönüştüren bu programlar insanların hayatlarına son vermesine sebep oluyor. Medeni hukukun “Suçu ispatlanana kadar herkes masumdur.” ilkesi ayaklar altına alınıyor, kameraman hariç herkesin suçlu olabileceği programlar çekiliyor.

Geçtiğimiz aylarda Müge Anlı’nın programında Aleyna Çakır cinayetinden şüpheli görülen kişinin annesi intihar ederek hayatına son verdi. Şüpheli kişi suçlu olsa bile o kişinin ailesinin milyonlarca insanın önünde çarmıha gerilmesi doğru mu? Çağ dışı ve barbarca olan bu yöntemi ekranlarda ‘’suçluyu buluyoruz’’ diye pazarlayanlar, bir insanın hayatına son verilmesine sebep olduklarından dolayı vicdanı sızlamıyor mu?

Ya da devletin bu programlara izin vermesi, göz yumması, stüdyodan şüphelinin gözaltına alınması insanların devlete olan güvenini sarsmaz mı?

Çocuğu, yakını kaybolan polise mi gidecek yoksa Müge Anlı’ya mı?

Cinayet şüphelisi karakolda mı sorgulanacak yoksa Müge Anlı’da mı?

Şiddete maruz kalan kişi Didem Arslan Yılmaz’ın kollarında mı ağlayacak? Bu mu çözüm!

Adeta mahkeme salonlarına dönen stüdyolarda hüküm de kolayca veriliyor. Mahkemelerin televizyonlarda yayınlanması yasak ancak televizyonlarda mahkeme kurulması serbest!

MODERN BARBARLIK

RTÜK derhal harekete geçmeli ve bu tür programları bir daha hangi format olursa olsun yasaklamalıdır. İnsan hayatını, mahremiyetini toplumun önüne serme ve bunları büyük bir iş başarıyor edasıyla gerçekleştirme modern barbarlıktır.

İnsan sağlığını, toplum haysiyetini düşünen bir devlet bunlara sessiz kalmamalıdır. Biz sessiz kalmıyoruz. İnsanlarımızı mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürükleyen bu programların hızla yayından kaldırılmasını talep ediyoruz.

İnsanlarımızı birbirine kırdıracağı şeyleri değil, toplumumuzun geleneğinde olan dayanışmacı, paylaşmacı içerikler üretelim. Tarihimizi, geleneğimizi, erdemlerimizi anlatacağımız ve gelecek hayalimizi paylaşacağımız ekranlarda Türkiye’nin altı oyuluyor, toplumsal cinayet işleniyor. Ekranlar da bir eğitim ve kültür aracıdır. Bu aracı iyi değerlendirelim! AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir