Demokrasi, sandıktan daha fazlası1

Demokrasi yalnızca “seçim, sandık ve çoğunluk yönetimi” değil, feodal kalıntılara ve ayrıcalıklara darbe vuran tarihsel bir dönüşümdür.

DEMOKRASİ: FEODAL AYRICALIKLARDAN EŞİTLİĞE VE YURTTAŞLIĞA

Demokrasinin tarihsel gelişimini anlamak için önce onun neye karşı doğduğuna bakmak gerekir. Avrupa’da modern demokrasi, büyük ölçüde feodal toplumun siyasi ve hukuki ayrıcalıklarına karşı verilen mücadele süreçlerinden çıktı. Feodal düzende insan, soyut anlamda “eşit yurttaş” değildi. Doğduğu sınıf, bağlı olduğu toprak, ailesi ve soyu onun haklarını ve toplumdaki yerini büyük ölçüde belirliyordu. Soyluların, ruhban sınıfının ve monarşinin ayrıcalıkları vardı; geniş halk kitleleri ise aynı siyasi ve hukuki haklara sahip değildi.

Bu nedenle modern demokrasinin en devrimci ilkelerinden biri başlangıçta “eşitlik” oldu. Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganındaki eşitlik, yalnızca ahlaki bir temenni değildi; aristokrasinin, doğuştan gelen statülerin ve feodal imtiyazların reddedilmesi anlamına geliyordu. Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürlerin halk egemenliği anlayışı da iktidarın kaynağını hükümdarın veya hanedanın iradesinden çıkarıp halka taşıdı.

Bu açıdan bakıldığında demokrasi, “tebaa”dan “yurttaş”a geçiştir. Feodal toplumda birey bir otoriteye bağlıdır; demokratik toplumda ise teorik olarak devletin eşit haklara sahip kurucu unsurudur. “Hükümdarın kulları” anlayışının yerine “egemen millet” düşüncesinin geçmesi, feodal siyasi ilişkiler açısından son derece büyük bir kırılmadır.

Fakat mesele yalnızca monarşinin ortadan kaldırılması değildir. Feodal kalıntılar Cumhuriyet kurulduktan veya seçim sistemi getirildikten sonra da yaşayabilir. Aşiretçilik, şeyhlik-müritlik ilişkileri, ağalık, toprak üzerindeki büyük güç yoğunlaşmaları, aile ve soy ayrıcalıkları, yerel nüfuz sahiplerine bağımlılık ve insanların özgür yurttaşlar yerine bir cemaatin tabi unsurları olarak hareket etmeleri, demokratik kurumlarla yan yana varlığını sürdürebilir. FETÖ müritliği ya da Furkancılar mensupluğu gibi.

Burada demokrasinin daha derin anlamı ortaya çıkar: Demokrasi yalnızca “her dört-beş yılda bir oy kullanmak” değildir. Aynı zamanda insanı kişisel bağımlılık ilişkilerinden kurtarıp bağımsız yurttaş haline getiren toplumsal koşulların yaratılmasıdır.

Örneğin köylünün ekonomik yaşamı bütünüyle büyük toprak sahibine bağlıysa, borcunu ondan alıyor, toprağını ondan kiralıyor, işini onun aracılığıyla buluyor ve devletle ilişkisini onun üzerinden yürütüyorsa hukuken oy hakkına sahip olması tek başına tam bir demokratik özgürlük sağlamaz. Oy vardır; fakat yurttaşın bağımsız karar verebilmesinin maddi zemini zayıftır. Bu nedenle tarih boyunca toprak reformu, eğitim, laik hukuk, kadın-erkek eşitliği ve yerel feodal otoritelerin tasfiyesi birçok ülkede demokratikleşmenin toplumsal boyutları olarak görülmüştür.

Türkiye açısından mesele daha da önemlidir

GOOGLE'da KıvılcımHaber

Türkiye’de demokrasi tarihini yalnızca 1946’da çok partili hayata geçişle başlatmak bu nedenle eksik kalır. Daha geniş tarihsel açıdan bakıldığında Tanzimat, Meşrutiyetler, Millî Mücadele ve Cumhuriyet Devrimi, egemenliğin kaynağı ve toplumdaki ayrıcalıkların tasfiyesi bakımından aynı uzun modernleşme sürecinin farklı aşamaları olarak değerlendirilebilir.

Özellikle “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, yalnızca bir yönetim tekniğini ifade etmez.

Egemenliğin hanedandan alınarak millete verilmesi iddiasıdır. Cumhuriyetin ilanı ve saltanatın

kaldırılması bu nedenle siyasal düzeyde feodal-monarşik düzenle en büyük kopuşlardan biridir.

Ardından hilafetin kaldırılması, hukuk birliğinin sağlanması, Medeni Kanun’un kabulü, eğitim birliği, kadınların siyasi ve medeni haklarının genişletilmesi gibi Cumhuriyet devrimleri, demokrasinin yalnızca sandıktan ibaret olmayan yurttaşlık ve hukuk eşitliği boyutuyla birlikte okunabilir.

BİZDE DEMOKRATİK DEVRİMİN EKSİKLİĞİ: TOPRAK MESELESİ

Ancak Türkiye’nin demokratik devriminin önemli bir eksikliği de burada görülür: Toprak meselesi. Cumhuriyet ağalık ve aşiret ilişkilerine çeşitli darbeler vurmasına rağmen Mustafa Kemal Atatürk’ün erken ölümü, 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, İsmet İnönü’nün Tanzimat zihniyetli olması ve Kemalist Devrim’in kireçlenmesi, feodal kalıntıların direnci gibi nedenlerden dolayı kapsamlı bir toprak reformunu gerçekleştiremedi. Böylece özellikle bazı kırsal bölgelerde büyük toprak sahipliği, aşiret bağları ve yerel nüfuz ilişkileri uzun süre siyasi davranışı da belirleyebildi.

Bu durum önemli bir paradoks doğurdu.

Demokratik seçim mekanizması bazen feodal ilişkileri ortadan kaldırmak yerine onları parlamentoya taşıyabilir. Ağa, şeyh veya aşiret önderi eskiden yerel iktidarını geleneksel otoritesinden alırken, seçim düzeninde aynı toplumsal nüfuzu oy gücüne dönüştürerek milletvekili, belediye başkanı veya parti yöneticisi üzerinde etkili hale gelebilir. Böylece biçimsel demokrasi ile feodal toplumsal ilişkiler bir süre birlikte yaşayabilir.

Tam da bu nedenle demokrasi ile feodalizmin tasfiyesi arasında güçlü bir bağ kurulabilir. Gerçek demokratikleşme, yalnızca oy hakkının yaygınlaşması değil, bireyin ağanın, şeyhin, aşiretin, hanedanın veya başka bir geleneksel otoritenin tabi unsuru olmaktan çıkarak özgür ve eşit yurttaş haline gelmesidir.

Bu yaklaşım bizi önemli bir ayrıma götürür.

Sandık demokrasinin aracıdır; yurttaş eşitliği ise onun toplumsal temelidir.

Dolayısıyla demokrasiye “feodal kalıntılara darbe vurma” açısından baktığımızda, Cumhuriyet ile demokrasi birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir. Türkiye’nin tarihsel koşullarında Cumhuriyet devriminin feodal ayrıcalıkları tasfiye eden uygulamaları, demokratik yurttaşlığın maddi ve hukuki zeminini hazırlayan adımlar olarak da değerlendirilebilir.

Bununla birlikte demokrasi burada bitmez. Feodal ayrıcalıkların yerine bürokratik, ekonomik veya siyasi yeni ayrıcalıkların kurulması da demokratik eşitliği zedeler. Bu yüzden demokratik devrimin mantığı sürekli olarak şu soruyu sormayı gerektirir:

İnsanlar gerçekten eşit yurttaşlar mı, yoksa siyasi haklarını kullanırken hâlâ ekonomik, dinsel, ailesel, aşiretsel veya başka kişisel bağımlılık ilişkilerinin etkisi altında mı?

Bu açıdan demokrasi, yalnızca “halkın yöneticilerini seçmesi” değil, halkı tebaalıktan çıkararak yurttaşlaştıran tarihi süreç olarak tanımlanabilir. Feodalizme vurduğu asıl darbe de buradadır.

HALKIN EGEMENLİĞİNE DAYANAN BİR YÖNETİM BİÇİMİ

Bilindiği gibi demokrasinin mutat tanımı “halkın egemenliğine dayanan bir yönetim biçimi” olmasıdır. Etimolojik kaynağını Yunanca “demos” (halk) ve “kratos” (iktidar, güç) sözcüklerinden alır. Ve “halkın iktidarı” anlamına gelir. Evet kağıt üstünde böyledir. Ve gene kağıt üstünde modern anlamda demokrasi, vatandaşların özgür ve adil seçimler yoluyla yöneticilerini belirlediği, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, hukukun üstünlüğünün esas olduğu bir sistemdir diye klasik bir tanım yapılır. Demokrasiyi salt sandığa indirgeyen klasik tanımların ötesinde Orta Çağ bağımlılıklarından kurtulma, ağalık, şeyhlik, müritlik, mensupluktan arınma özüne sahiptir. Çağımızda milli demokratik devrim sorunudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün özlü tanımıyla “şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar toplumu olmak”tan arınma programıdır. Batıda bu program 17.-18. yüzyıllarda, burjuva demokratik devrimleriyle başlamıştır. Bizde ise 200 yıllık bir geçmişi vardır. 19. yüzyılın ortalarında başlayan süreçlerde gelişmiştir. 1876 ilk Meşrutiyet Devrimi’yle ateşlenmiş, 1908 2. Meşrutiyet Devrimi’yle ivmelenmiş, 1923 Kemalist Devrim’iyle doruğuna çıkmıştır.

DEVAM EDECEK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir