Geldiğinin ertesi günü ayağının tozuyla kasaba sokaklarını şöyle bir dolaşıp göze batan kahvehaneleri, kasabaya her yıl kurulan panayırı ve sokaklarda başıboş dolaşan kedi-köpekleri cebinden çıkardığı deftere not ederek yanındaki Özel Kalem Müdürüne seslendi:

“Benim geldiğim ilçede, bir tek vukuat olmuş değildir! Ben böyle çiğ işleri hiç sevmem! Yarın derhal bu kasabayı adam etmeye başlıyoruz İhsan Bey!”

Ayrıca kendini kanıtlamak istercesine, Özel Kalem Müdürüne daha önce görev yaptığı kasabadaki  hizmetlerini bir bir sıraladı.

İhsan Bey hiç konuşmuyor, ara sıra sessizce başını sallıyor, bazen de “Emredersiniz kaymakam bey!” gibi onay cümleleri kuruyordu. Bir ara “Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk”, diye geçirdi içinden.

Yıllardır alıştığı sessizliğin bozulacağı endişesi vardı gözlerinde. Kaymakam Sait Bey’se sessizliği bozmakta ısrarlı konuşmasına devam ediyordu: “Siz beni dinlemiyorsunuz galiba İhsan Bey!”

Sait Bey’in göreve başlamasından on üç gün sonrasıydı, vilayetten o telaşlı telgrafın telgraf geldiği gün. Telgrafta “Denizli civarında görülen bir çekirge sürüsünün, kasabaya doğru yaklaşmakta olduğundan kasabada acilen önlem alınması gerektiği…” yazılıydı.

Kaymakam Sait Bey, telgrafı alır almaz Özel Kalem Müdürü İhsan Bey’i makamına çağırdı. Uzun yıllardır bu kasabada görev yapan İhsan Bey’e soracakları vardı: “İhsan Beyciğim, daha önce hiç çekirge sürüsü ile karşılaştınız mı?”

Çizgi: (Sunder Erdoğan, 1952-2019)

“Hayır efendim, buralarda hiç karşılaşmadık. Fakat çocukluğumda bizim oralara bir çekirge sürüsü geldiydi, sonra köylüler kuru otları toplayıp yaktıydı çekirgeleri kaçırtmak için. Sonra ne olduydu hatırlamıyorum. Uzun yıllar oldu malumunuz…”

Kaymakam Sait Bey, önce gözlüğünü çıkarıp ağzına doğru yaklaştırarak camlarını nefesiyle buharlaştırdı. Canı sıkılınca hep yaptığı şeyi yaptı; cebinden çıkardığı mendille gözlüğün camlarını iki parmağı arasına alıp yavaş hareketlerle sildi. Koltuğundan kalkıp dar odanın içinde kısa bir tur attı. Hareketleri yavaştı. Zamanı da yavaşlatmak istiyordu. Hatta mümkünse durdurmak! Ancak bu mümkün değildi…

İkinci katta bulunan makam odasının pencere kenarına doğru yönelip, camların gri perdesini araladı. Aşağıda hiçbir şeyden habersiz ve amaçsızca sağa sola devinen kasaba halkını boş gözlerle bir süre izledi. 

“Bana hemen kasabanın ileri gelenlerinden dört beş kişi bulup getirin İhsan Beyciğim”

Birkaç saat sonra kaymakam Sait Bey’in istediği kişiler bulunup makamına getirildi.

İhsan Bey, gelenleri tek tek tanıttı: “Efendim bu zat emekli Vaiz Ziya Hoca; kasabamıza çok emeği geçti kendisinin. Çocuklarımıza ilim irfan öğretti. Bu arkadaş da, Mithat Bey; kendisi manifatura işiyle uğraşır. Bu  Hacı Cevdet Efendi; kasabamızın saygın şahsiyetlerindendir. Eee… Bu bey de Halil Efendi; kendileri emekli Sıhhiyedir; her zaman ilçe halkının yardımına koşar, gece gündüz demeden çoluk çocuğun iğnesini ilacını bulur buluşturur. Kasabamız ona çok şey borçludur…”

Sait Bey gelenlerin ellerini tek tek sıkarak gözlerini bu yeni gördüğü yüzlerin üzerinde gezdirdi. Oturduğu koltuğa yaslandı. Yüzüne zoraki bir tebessüm takınıp ellerini masanın üzerine koydu. Parmaklarını kahverengi masanın üzerinde hareket ettirerek, kendinden emin bir ifadeyle kendisini izleyen insanlara seslendi:

 “Efendim, sizleri buraya niye çağırdığımı herhalde İhsan Bey anlatmıştır. Sözü fazla uzatmayacağım. Vilayetten aldığımız bir telgrafla, kasabamıza bir çekirge sürüsünün yaklaştığını öğrendik. Bu durumda kasabamızın ileri gelenleriyle bu durumu etraflıca konuşup, bir önlem almamızın uygun olacağını düşündük. İçinizden bu konuda bilgisi olanlar varsa, onun tecrübelerinden faydalanmak isteriz…”

Hacı Cevdet Efendi söz aldı: “Kaymakam bey oğlum, bu çekirge denen illetle bundan otuz iki sene evvel karşılaştıydık. O zamanlar haşere ilacı neyin bulunmadığından Müftü Tevfik Efendi, abdest alıp her tarla sahibinin adına birer ilam yazdıydı. Sonra bu ilamları tarla sahipleri tarlalarına astılardı. Çok faydalı olduydu lakin bu ilamları karakarga denen dökülesice mahlûklar yırtmasaydı…”

Sonra, manifaturacı Mithat Bey söze girişti:

“Efendim, ben derim ki; bizim köyde yaman bir hoca vardır. Bütün civar köylerden kendisine akın akın insan taşınır. Nefesi çok güçlüdür. Kötürümleri ayağa kaldırır, hastalara şifa dağıtır, çocuğu olmayan kadınları evlat sahibi yapar…”

Kaymakam Sait Bey konuklarının önerilerini bir taraftan dinliyor, bir taraftan da, hep cebinde taşıdığı küçük defterine notlar alıyordu. Ziya Hoca’ya sordu: “Ziya Hoca, sen ne dersin bu işe?”

Ziya Hoca, önce uzun beyaz sakallarını avucunun içine alıp bir iki defa sıvazladı. Sonra iyice kırlaşan kaşlarını hafif çatarak konuştu: “Valla kaymakam Bey oğlum, bana sorarsan bu çekirge belasından kurtulmanın tek yolu; tövbedir. Zira bu çekirgeler bir işarettir! Niçin onca ilçe varken bizim ilçeye geliyorlar? Demek ki Allah bizi imtihan ediyor. İlçede ne utanma kaldı ne de Allah korkusu. Geçenlerde vilayetteki toplantıda vaiz bir arkadaş anlatıydı… Allah bu gibi durumlarda mutlaka bir nuhuset gönderip, kullarını imtihan edermiş. Yani, kaymakam Bey oğlum, senin anlayacağın bir an önce tövbe istiğfar etmek lazım gelir!”

Sıhhiye Halil Efendi, daha kaymakam ona sormadan oturarak iyice gömüldüğü yumuşak koltuktan hafifçe toparlanıp konuşma sırasını savdı: “Efendim, bu gibi durumlarda her zaman fenden yararlanmak lazım gelir. Devletin mühendisi var, doktoru var, uzmanı var. Ben derim ki; vilayete bir telgraf çekelim, bize bir uzman göndersinler. Bize ancak bir uzman yardım edebilir. Bize Sıhhiye kursunda gösterdilerdi ama çok haşere ilacı lazım gelir…”

Kaymakam Sait Bey tekrar ayağa kalkarak odanı içinde dolanmaya başladı. Konuklar Kaymakamı meraklı gözlerle takip ediyor ara da bir birbirlerinin yüzlerine bakıp kaymakamın ne diyeceğini merak ediyorlardı. Eli arkasında, odanın içinde döneleyen Sait Bey, yeniden koltuğuna oturup iki elini masasının üzerine koyarak, parmaklarını birleştirdi: “Arkadaşlar! Bu işe bir çözüm bulduk galiba!”

Odadakiler merakla kaymakamın yüzüne sorgulayıcı gözlerle uzun uzun baktılar. Sait Bey devam etti: “Önce vilayete bir telgraf çekip bir uzman isteyeceğiz. Sonra bizde burada boş durmayıp, kendimizce başımızın çaresine bakmanın yollarını arayacağız.”

Sonra İhsan Bey’e seslendi: “Şu alt kattaki odalardan birini Ziya Hoca ile Hacı Cevdet Efendiye tahsis edin. Vilayetten uzman gelene kadar biz de burada derdimizin çaresini arayalım.”

Sonra Hacı Cevdet Efendiye döndü: “Hacı Cevdet Efendi, siz de Ziya Hoca ile birlikte ilçede bulunan dini bütün zatlardan beş altı kişilik bir heyet oluşturup, İhsan Bey’in size göstereceği odada çekirgeler için bildiğiniz yöntemlerle ilanlar yazın, sonra bu ilanları bütün köylere dağıttırıp, köylülere bunları nerelere asacakları konusunda bilgi verin. Size ödenekten geçici aylık da bağlatacağım!” diyerek, Hacı Cevdet Efendiyi bu işle görevlendirdi.

Aradan iki gün geçti.  Hacı Cevdet Efendi ve Ziya Hoca topladıkları adamlarla çekirgeler için ilanlar yazmaya başladılar. İlanlarda Arap harfleriyle çekirgelerin görecekleri yerlere asılmak kaydıyla bir takım dualar yazılıydı. Bu ilanları köylere dağıttırıp köylüye tarlalarının, bahçelerinin, evlerinin görünen yerlerine bu ilanları asmaları tembih ediliyordu.

Birkaç gün sonra, vilayetten beklenen uzman geldi. Kaymakam Sait Bey, yeniden çekirge heyetini toplantıya çağırıp, yeni gelen uzmanla heyeti buluşturdu. Fakat bu arada ilçe halkından bir grup genç soluk soluğa yanlarına İhsan Bey’i de alarak kaymakamın kapısını çaldılar. Sesleri telaşlıydı: “Kaymakam Bey’im, şimdi haber geldi çekirge sürüsü ilçeye yaklaşmaktaymış! Şu anda Kızılarık köyü civarındalarmış! Bir kaç saate kalmaz buraya gelirler. Kızılarıklı Çobanlar görmüşler kum fırtınası gibi gökyüzünde uçuşuyorlarmış!”

Gençler sözlerini bitirir bitirmez kaymakamdan önce vilayetten yeni gelen uzman söz aldı: “Kaymakam Bey, acilen vilayetten birkaç bin lira ödenek ayırtmak lazım gelir. Ayrıca haşere ilacı sıkıntısı var, vilayete, Jandarma komutanına yazı yazıp acil birkaç yüz fişek tedarik ermek lazım. Bu çekirge sürüsünün, saklandığı yeri bulup larvalarını, yani yumurtalarını yakıp yok etmek lazım. Bir de eli silah tutan ilçe sakinlerinden bir grupla Jandarmadan gelecek fişekleri kullanarak bu insanlık düşmanı mahlûkları daha havadayken yok etmek lazım gelir!” diyerek heyecanla sözlerine devam ediyordu ki eski vaiz Ziya Hoca, ayağa fırladı: “Sen ne diyorsun bre adam! Allah’ın yarattığı canlıya silah sıkmak günahtır! Hem ben bir kitapta okuduydum; bu mahlûkların kanatlarında, Arap harfleriyle bazı ayetler yazılıymış. Hacı Cevdet Efendinin de dediği gibi bu çekirgeler biz insanoğluna bir imtihan olarak gönderilmiştir. Yapmamız gereken bu imtihanı tövbe ederek atlatmaktır! Yoksa  büyük günah işlemiş oluruz” diyerek vilayetten gelen uzmanı haşladı.

Çizgi: (Sunder Erdoğan, 1952-2019)

Hacı Cevdet Efendi söze girdi: “Derhal özür dileyip sözlerinden geri adım atmazsan seni vilayetteki hatırlı dostlarıma şikâyet ederim. Bak şimdi gidiyorum tel çekmeye!”

Uzman ne diyeceğini şaşırmış elini başının üstüne koyup düşünüyordu ki kaymakamlık binasının camları birden kapkara kesildi.

İçeridekilerin hepsi dehşete düşmüş gibi birbirinin yüzüne baktılar. Milyonlarca çekirge gökyüzünü saran kara bir bulut kümesi gibi ilçenin üzerinde oradan oraya uçuşuyordu.

Yarım saat sonra ilçede ne bir yeşil ağaç kalmıştı ne de tarlalarda bir avuç buğday. Geriye kalan tek şey, kaymakamın odasındaki çekirge heyetinin gözlerindeki korku ve çaresizlikti…

Yusuf Yavuz (Nisan 2003-Kaş).

Çizgiler: Sunder Erdoğan (1952-2019)

*Böcüzade Süleyman Sami’nin aktardığı notlardan, 19. Yüzyılın sonlarına doğru Isparta köylerinde yaşanmış gerçek bir çekirge istilası sırasında yaşanan olaylardan esinlenilmiştir… (Kuruluşundan Bugüne Isparta Tarihi,  Çev. Suat Seren. Serenler Yayını, İstanbul-1983)

[3d-flip-book mode="thumbnail-lightbox" urlparam="fb3d-page" 
id="12654" title="false" lightbox="dark"]
Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir