Kurum müdürü ile görüşmem gerekiyor. Sıramı bekliyorum. Çay geliyor o arada. Özel kalem görevlisi adımı, kim olduğumu soruyor. Soyadımı “Derinalp” şeklinde not aldığını fark ediyorum: “Erenalp” olacaktı o, “derin” değiliz o kadar ” diyorum. Çaycı giriyor araya; “Eren” de az “derin” sayılmaz Hocam!…” Ariflik akıyor dilinden. Ariflik ve zariflik… Beklemediğim bir cevap oluyor dogrusu. Mahcup ediyor beni. O moralle giriyorum görüşmeye.

***

Ayakkabı tamircisi babanın iki oğlunun küçüğü idi. Onları çalışırken seyretmek hoşuma giderdi. Vakit bulduğumda gider yanlarına otururdum. Babası da mübarek bir zattı. Pekmez rengini alan gön suyu kabına bakınca bir diğer görev yerim Keskin’den Nafi Dayının anlattığı hikayeyi hatırlardım:

Saf köylü, pekmez sanmış, müsade isteyip ekmeğini banmış da, “Ahmak belleme köylüyü, pekmezinde ekşiymiş biraz” demiş…

Otuz yıl öncesine ait hatıralar bütün bunlar. Baba, dünyasını değiştirmiş. Büyük oğul dükkanı devralmış. Küçük, kamu kuruluşunda şoför. Emekliliği yaklaşmış. Direksiyonda kurum çıkışında karşılaşıyoruz onunla.

“Beni de götür gittiğin yere”

“Ters kalır hocam size.“İcra dairesine gidiyorum ”.

“Bilirim orasını. Avukatlık stajını yaparken oğlumu götürürdüm” diyorum.

Onunki de hukukçuymuş. Derece yapmış. ÖSS de ilk bine girmiş. Yeditepe Üniversitesinde tam burslu okuyormuş. Asgari ücrete yakın maaş da veriliyormuş ayrıca. Diğeri de İktisat Fakültesini birincilikle bitirmiş. Mülakatta elemişler. Haberim yok benim bunlardan. Bir bizimkiler değilmiş demek ki okuyan. Anlamış oluyorum bunu. O mahcubiyet yetiyor bana.

***

Okul adlarını önemserim. Şahıs ismiyse, kim olduğunu sorarım. Ne yazık ki çoğunda beklediğim cevabı alamam. “Kamil Ocak”, “Rıfat Börekçi”, “Şair Nedim” aklıma gelenlerden… “Talip Yener” okuluydu görev yerimiz. Güz mevsimiydi. Bahçede dökülen yaprakları süpürüyordu okulun hizmetlisi. Ona sorayım demiştim. Nasıl olsa bilemeyecekti. Müdürünün, öğretmeninin, öğrencisinin bilmediğini o nerden bilsindi?

“Kolay gelsin. Kim oluyor bu Talip Yener? Var mı bir bilgin?

Düşünmeden cevaplamıştı:

“Paris Büyükelçimiz İsmail EREZ’in makam şoförüydü Hocam o. ASALA örgütü tarafından öldürüldü. Bilgi var içeride onun hakkında” Ummamıştım doğrusu bunu. İçime attım mahcubiyetimi. Teşekkür ettim ayrıca da kendisine. O moralle içeri girdim okulun kapısından.

***

Meslek hayatım boyunca üç öğrencime sınıf tekrarı yaptırmıştım. Onlardan birisiydi Hüseyin. Küsmemiş, gönül koymamıştı yine de. Karşılaşsak selam verirdi, konuşurduk. Diğer ikisi öyle değillerdi. Kış mevsimiydi. Şiddetli kar vardı. Burdur’dan geliyorduk. Çevre yolundan zor atmıştım kendimi bir zamanlar öğretmeni olduğum bu köye. Zorda kalsam sığınabilirdim evin birisine. Bagajda zincir vardı ama takmasını bilmiyordum. köy meydanındaydım. Olacak bu ya Hüseyin belirmişti karşımda. Hoş beş sonrası “zincir takmasını bilir miydin sen” demiştim. “Takacak nesi var onun” deyip takmıştı bir çırpıda yola salmıştı beni. İntikam almıştı bir nevi yılların ardından. Kızarmıştım. Fark edilmemişti Allahtan, zemheri soğuğu yetişmişti imdadıma.

***

Kaçıncı mahcubiyet bu… ?

Aldık dersimizin eksik kısmını “çaycıdan”, “şoförden”, “hizmetliden”oturduk yetimize…

Bir de “Hüseyin”den…

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


sanalbasin.com üyesidir