“DUT DERESİ” “KEKLİK PINARI”

“Çınarlıdere, Karameşe, Armutluğun tepe, Alıcın, Dağımın yanı” gibi mevki adları vardır bizde. Orman Bakanlığı el attı, “çamlık” da var artık. Bir yerin “ağaçla”, “yeşille” anılması elbette ki güzel. Hep öyle değil tabi. “Karabayır-Karatepe-Boztepe-Kurudere” gibi yer adları da var buna mukabil. “Meşe-söğüt-kavak” özellikle de “dut” zenginidir” yöremiz. Vardır ondan herkesin az ya da çok. Maksatlı dikildiği de olur bu mübarek meyvenin. Yeşerirse hak talep daha sonra sahiplenir toprağını. Vardır öyleleri de, konusu değildir yazımızın.

Üzümü gibi dutumuzun da tadı bir başkadır. Markete, pazarda satılana benzemez. Kurutulur, pekmezi, helvası yapılır. Tatmış tanımışızdır hepsini de. Yazları kuvvetli rüzgâr alır bizim orası Dibine dökülür dutlar. Yem olur keçilere, oğlaklara. İsal eder o da kirletirler köy içini, yolları. “İpek böcekçilimi” de yapılabilir miydi acaba diye düşünmüşümdür onu da. Vebali ilçe ziyaretçilerinin yetkililerin. Nereye bağlayacağım bu “dut” meselesini derseniz şimdi? “Dut Deresine…”

Oraya götüreceğim şimdi sizi. Dut yemek için değil ama. Adı, bir de suyu kalmış geride şimdi. Varmış eskiden, bilen hatırlayan var. Dağın arkasında dört mevsim cılız akan bir dere. Kurt, kuş gelir içer suyunu orada güven içinde. Keklikler sabah bir de akşam serininde inerler suya. Kaya kovuklarında geçirirler öğlen sıcağını. Diyarbakır’ın kavurucu yazını ı anlatmaya gerek yok. Avlanma biçimleri vardır her değişik şekilde. Kimi “çatı kekliği” ile gider, kimi “tuzak” serer, kimi “çit” . Kimi de başını tutar suyun, bekler bizim gibi pusuda. Yok, etme metodudur bunlar keklik soyunu.

Batıdan taraf geldiğinizde son evidir bizimki köyün. İlki olur tersine çevirdiğinizde bu kez. Asım Dayı renkli simasıdır köyün. Oynatmadığı kimse yoktur onun. Onsuz düğün düşünülemez bile yörede. Duvara astı kemanını simdi yaş ilerledi. Öyle olunca da tanınmaz hale geldi bizim düğünler. Ancak anlaşıldı kıymeti. Tüfeği elinde geçerken davet etmişti beni de. “Gel keklik beklemeye gidelim” diye. Yoldaş olmuştum kendisine. Ramazan ayıydı. “Peynir-ekmek-domates” almıştık yanımıza. Bağa uğramış “üzüm” katmıştık bohçamıza ayrıca. Orada açacaktık iftarı.

İkindin vaktiydi. Geçip gitmiştik “kenger”, “keven” dikenleri arasından, onun elinde tüfek benimkinde çıkın. Varmıştık “Kuç’un Tepeye” . Yan yolu tercih etmiştik yorulmayalım susamayalım diye.

(Yanından geçmiştik bir zamanlar babamın kovuğundan bir leğen bal çıkardığı meşe ağaçlarının. “Çoban Taşı” deniyordu oraya. Bizim ağaçlarımız. Tattığım en halis bal olmuştur şimdiye kadar).

Kolaydı gerisi. Baş aşağı ve gölgede yürüyecektik kalan kısımda. Varmış almıştık meteriseki yerimizi. Issız dereydi burası, ne ezan duyulabilirdi ne top sesi. Ağustos böcekleriydi sadece sessizliği bozan. Beklemeye başlamıştık hem keklikleri, hem iftar saatini. Tepelerde son ışıkları da kaybolmuştu güneşin. Kararmaya başlamıştı hava. Su kabı yoktu yanımızda. Gözeden içecektik suyumuzu. Vakit girmiş iki üç dakika kadar daha beklemiştik, sakata getirmeyelim orucu diyerek. Gelmezler bu saatten sonra artık diye düşünmüş açmıştık iftarımızı. (Yetişemedik ya da geldiler de.) Namlusu deliğe sürülüydü tüfeğimizin. İkinci lokmayı almıştık ki sürü dökülmüştü kanat çırpma sesleri arasında. Bizden çok susadıkları belliydi. Süzülerek inmişlerdi hemen suya. İp gibi dizili duruyorlardı su içerken. Bir atışta birkaçını birden düşürmek mümkündü. İçip içip kafayı kaldırıyor etrafı dinliyorlardı. Görebiliyorduk bulunduğumuz yerden. Çok da hoş görünüyorlardı. Önümüzdeydiler hemen. Küçük bir hareket ürkütmek demekti hepsini. Tüfeğe uzanamıyorduk. Lokmayı ağzımızda bekletiyorduk. Kalakalmıştık öylece hareketsiz şekilde. Etraftaki yeşilliklerden beslenmeye başlamışlardı suyunu içenler. Seyretmesi daha güzeldi onları avlamaktan. Gülmek tutmuştu bizi birden tutamamıştık kendimizi dayanamamıştık daha fazla. Kanatlanmış kalmamıştı hiçbiri. Devam etmiştik iftarımıza kaldığımız yerden rahat şekilde. Çıkmış içmiştik suyumuzu gözeden. Yetmişti kekliklere de bize de aynı su. Takmıştık bohçamızı tüfeğin ucuna. Yola koyulmuştuk karanlıkta gerisin geriye yeniden, dönmüştük köye.

Son ve tek av tecrübemdir benim. Çok dinlerdim hikâyelerini ama tüfeği elime alıp da ava çıkmışlığım yoktur pek. Ne heves, ne de tecrübe sahibiyimdir bu konuda. Takılmışımdır böyle köyden Asım Dayı gibilere bir iki kez belki hepsi bu. Olacak iş değildi mübarek günde. “Su içerken yılana bile dokunulmaz” demişti atalar. Ankara “seğmenlerinin” Atatürk’ü karşıladığı Dikmen sırtlarındaki o “Keklik Pınarı” kadar şöhret olmasalar da var o pınarlardan çok yerde. Kekliğe hasretler hepsi de. Bilinçsiz yanlış avlanma yüzünden, bizim yapmaya çalıştığımız gibi.

Gündeminde “Hayvan Hakları” var meclisin. Ricamızdır “hayvan” yerine koysunlar keklikleri de. Kesilmesin sesleri dağlarımızdan. Mahrum kalmasınlar “keklik pınarları”. Hatırına olsun şu türkülerin;

• “Keklik gibi kanadımı süzmedim”

• “Keklik dağlarda çağlar”

• “Kınalı kekliğim indi pınara”

• “Keklik idim vurdular, kanadımı kırdılar

• “Kekliği düz ovada avlarlar”

Tasvirler Orhan EEROL’a aittir, köyümüzü anlatır. Tokat Erbağ’da resim öğretmeni. Köylümüz yeğenimiz…

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sanalbasin.com üyesidir