Ortak aklın, ortak iradenin neferi

1944 yılında Konya Hadim’de dünyaya geldi. Okula ayakkabısız gitti. Üniversitede harç parasını zorla denkleştirdi. Kimseye bir şey söylemedi. Mütevazı ve çalışkan bir öğrenciydi.

1966 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı oldu. 1967’de ise İTÜ Talebe Birliği Başkanlığına seçildi. Özel üniversitelere karşı yapılan 441 kilometrelik İstanbul-Ankara yürüyüşüne başında kalpak ile en önde yürüdü. 6. Filoya karşı eylemlerde de yine en önde yürüdü. Conileri denize attılar. FKF yönetim kurulu üyesi oldu. Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) döneminde MK üyeliği yaptı. 1968-71 yılları arasında Türkiye Elektrik Kurumu’nda mühendis olarak çalışmaya başladı. İşçi Köylü gazetesinin emektarıydı. Malatya’ya gidip gazete sattı. Daha sonraki yayınlarda yazarlık yaptı.

VATANA ADANMIŞ ÖMÜR

12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde cezaevindeydi… TİKP, SP ve İP’te yöneticilik yaptı. Şehir şehir, köy köy gezdi. İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı olarak 29 Ağustos 2002 günü, seçim çalışması için gittiği Uşak’ta geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. 2002 seçimleri çalışmalarında bulduğu ‘saat’ yöntemi yadigâr kaldı. Adına da ‘Hasan Yalçın Saati’ dendi. Haftalık yazılarının sonunda, ‘seçime kaç gün ve saat kaldığını’ yazarak; partili arkadaşlarını gayretli olmalarını teşvik etti. Yayımlanmış çok sayıda kitabı var. Dönekler kitabıyla bugünün de sorunu olan bağımlı kafaları yazdı. 

‘ZAFERLER YAKIŞIRDI O’NA’

Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, arkadaşının ardından yaptığı konuşmada şunlara vurgu yapmıştı:

“Ey insanlar, ey kardeşler… Hasan Yalçın için bir cenaze yürüyüşü yapmadık. Hükümet yürüyüşü yaptık. Türkiye’miz zor durumdadır. Milletimiz, emekçilerimiz güçlükler içindedir. Hasan Yalçın’ın en ön safında yer aldığı milli hükümet için yürüyüşümüze devam ediyoruz. Bu yürüyüş, yine o yürüyüştür. Ölümüzü toprağa gömeceğiz. Hasan Yalçın’ın boşta kalan enerjisini, bir zerresini bile ziyan etmeden toplayacağız. Büyük birikimini, büyük zekâsını, büyük bilgisini toplayacağız. Hasan Yalçın gibi dik duracaksınız, Hasan Yalçın gibi zorluklardan korkmayacaksınız. Milletimize aydınlar olarak, devrimciler

olarak, borçlu olduğumuz görevlerimizi Hasan Yalçın gibi yapacağız. Müstesna bir adam. Başka bir sözcük bulamadım. Son elli yılın Türkiye emekçi hareketinin, bilimsel sosyalist hareketinin, Türkiye aydın hareketinin ve toplam olarak Türkiye halk hareketinin müstesna önderlerinden biriydi. Zekâsıyla müstesna, zarafeti, inceliğiyle müstesna. Bir kere daha gelmez. (…) Hasan Yalçın’ı toprağa bıraktığımız bugün, 30 Ağustos günü. O’nu bir zafer gününde, 30 Ağustos günü yolluyoruz. Zaferler yakışırdı O’na. Zaferler yakışırdı benim canım kardeşime.” (Aydınlık, 8 Eylül 2002, s.3)

HASAN YALÇIN NASIL OLUNUR?

Yalçın’ın partili arkadaşı Hüseyin Karanlık,” Hasan Yalçın nasıl olunur?” sorusuna şu yanıtı verir:

“1968’lerde başlayıp uzunca bir süreyi kapsayan ortak mücadele ve görev alanlarında birlikte çalıştık, 12 Eylül döneminde yaklaşık 4 yıllık hapishane yaşamı boyunca da gün 24 saat beraber olduk. Dolayısıyla O’nu çok çeşitli yönleri ve özellikleriyle daha yakından tanıma şansım oldu. Hasan Yalçın’ın çok da iyi bilinmeyen bazı özelliklerini hatırlamakta bugün büyük yarar görüyorum.

Hasan Yalçın, Türkiye’nin belki de ilk üçü arasına girebilecek Kafka uzmanından biridir. Kafka’yı bütün eserleriyle ve bütün özellikleriyle incelemiştir, Kafka hakkında yazılanların büyük bir kısmını da. Bu sayede kapitalizmin insan bilinci ve ruhu üzerinde çöküntü yaratan mekanizmalarını derinlemesine öğrenme imkânı bulduğuna inanırdı. Bu konudaki inceleme ve değerlendirmelerini yazdı da. Yine Hasan Yalçın, çılgın

bir Balzac tutkunuydu. Türkçeye çevrilmiş istisnasız bütün eserlerini gözden geçirmişti. Hakkında yazılanların da önemli, bir kısmını. Hatta Fransızcasını ilerletmek üzere vaktinin önemlice bir kısmını ayırmasının bir nedeni olarak, Balzac’ı orijinalinden okumak merakını gösterirdi. Büyük Fransız Devrimini Marks’ın ve tanınmış tarihçilerin eserlerinden öğrenmenin yetmeyeceği, devrim sürecinin insani ve toplumsal ilişkilerini derinlemesine öğrenmenin ancak bu dönemleri yaşayan ve yazan edebiyatçıları sayesinde olabileceği düşüncesindeydi. Rus Edebiyatının klasiklerini incelemeden de Rus tarihini ve Büyük Ekim Devrimini anlamanın mümkün olmadığını söylüyordu. Tarihe müdahale eden insanın düşünce ve duygularındaki bütün derinliklere nüfuz etme merakı, Onu uzman bir edebiyatçısı yapmıştı.”

KıvılcımHaber reklamları

FERİT İLSEVER: ‘HER YÖNÜYLE ÖRGÜTÇÜYDÜ’

Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu üyesi Ferit İlsever, arkadaşı Hasan Yalçın’ı Aydınlık’a anlattı:

“Hasan Yalçın demek benim için öncü parti önderliğinde örgütlü mücadele demektir. Bunun sayısız örneğini yaşadık. Daha 68’li yıllarda Türkiye İşçi Partisi üyesiydik. ABD’nin 6. Filosu askerlerini Dolmabahçe önlerinde denizi attık. Sadece güvenlik güçleriyle değil, aynı zamanda bunu önlemeye çalışan SSCB revizyonist güçleriyle de mücadele ettik. Hasan Yalçın ayrıca 1966 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı oldu. 1967’de ise İTÜ Talebe Birliği Başkanlığına seçildi. FKF yönetim kurulu üyesiydi de… Her yönüyle örgütçüydü. Öyle mücadele etti. “Hasan Yalçın büyük edebi ve mizah gücüyle partimize ve edebiyat hayatına katkılarda bulundu. Ama

şunu söyleyeyim ki bu katkıların en önemlileri Amerikan emperyalizmine hizmet edenlerin yaptığı darbe dönemlerinde, işkencelerle hapse tıkıldığımız yıllardaydı. İşkence ve hapishaneler mizah gücünü en yüksek seviyeye çıkaran ortamlar oldu. Daha sonra tabi partimizin genel başkanlığını ve örgütlü mücadelesini sürdürdü. ABD emperyalizmine karşı yürüttüğümüz vatan savaşını zafere götürüyoruz.

“Çok önemli özelliği, paylaşmacı ve dayanışmacı, önce devrimci olmasıdır. Yıllarca aynı evde kaldık. Her şeyini paylaşan, çok esaslı bir arkadaşımızdı. Bu anlamda da yarının sömürüsüz, sınıfsız toplumunun öncüsüydü.” 

HASAN YALÇIN’IN KALEMİNDEN FETÖ
Aydınlık yazarı Hasan Yalçın’ın yazılarında, Fethulalh Gülen ve gericilik ayrı bir yer tutar. Hicivli kalemiyle Gülen hareketi (FETÖ)’nün ABD ürünü olduğunu yazan Yalçın, medya tarafından göklere çıkarıldığı günlerde gerçekleri yazmaktan geri durmadı. Yazdıklarına bugünden bakıldığında, ne kadar doğru tespitler olduğunu görüyoruz. Yazılarında bugünlerin fotoğrafını da çeken Yalçın, o günlerde Gülen’e ve tarikatlara özgürlük isteyenler için “Özgürlük, orta çağ kurumları için istenmektedir” demişti.
Ölümünün 19. yılında 68 devrimcisi Hasan Yalçın’ın yazılarından konuya ilişkin seçmeler yaptık:
28 ŞUBAT VE GÜLEN
“27 Mayıs Saidi Nursi’nin sakalını öpenlerin iktidarını yıkmıştı. 12 Eylül tarikatların önünü açıp Türk-İslâm sentezini devletin resmî ideolojisi yaptı. 12 Mart, 12 Eylül, 27 Mayıs’ın astıklarının heykellerini dikti ve ‘onların intikamını alıyoruz’ naralarıyla Deniz Gezmiş’leri astı. (…) 28 Şubat’a gelince, Türkiye’nin 12 Mart ve 12 Eylül sürecinden çıkma çabası olarak tanımlanabilir. (…) 29 Nisan 1997’de açıklanan Milli Askeri Stratejik Konsept (MASK) ve 31 Ekim 1997 tarihli Milli Güvenlik Siyaset Belgesi ise, irtica konusundaki tespiti tekrarlayarak ırkçı milliyetçiliği ve Fethullah Gülen tarikatçılığını tehdit kapsamı içine almıştır.” (Teori, Kasım 1998, Sayı: 106’dan aktaran; Hasan Yalçın, Neoliberal ‘Sol’, Kaynak Yayınları, 2005, s.13.)  
TARİKAT VE CEMAATLERE ÖZGÜRLÜK
“Neosol, bu slogan siyasal mücadelesinin baş köşesinde tutuyor. ÖDP Başkanı Ufuk Uras, bu yöndeki taleplerini Fethullah Gülen’in Samanyolu televizyonunda dile getirdi. Zaten, kuruluş günlerinde ÖDP’nin, “Kendini ifade edemeyen dini cemaatlerin partisi olacağı” belirtilmişti. “Özgürlükçü laikliğin” anlamı böylece daha net ortaya çıkıyor. Özgürlük, orta çağ kurumları için istenmektedir.
Neosol, Graham Fuller, Paul Henze gibi CIA ideologlarından çok şey öğrendi. Nitekim ‘popüler İslâm’ kavramının mucidi Graham Fuller’dir. Amaç, özellikle Fethullahçılığı ‘demokrasi’ kavramının içine yerleştirerek korumak; ulusal devleti yıkmak için tarikatları ve cemaatleri güçlendirmektir. Neosolcular ise, tarikatları savunurken, bu kavram sayesinde İslâmın siyasi olanına kaşı çıkar gibi görünüyorlar. Fethullahçılıkla bu yoldan bağ kuruyorlar; tarikatlara özgürlüğü bu örtü altında istiyorlar. (…) ÖDP, 22 Ocak 1996’da kurulduktan hemen sonra Genel Bakanının ağzından programını, ‘sol Fethullahçılık yapacağız’ diye açıkladı. Böylece Fethullahçılığın sağ olanı yanında, artık sol olanı da beliriyor.” (agd., s.15-17.)
TÜRBANLI SOL
“Devrimci geçmişi Fethullah’a, şuna buna ikram eden veya doğrudan ticaretini yapanlar, her zaman bulunacaktır. Bunlar tarihin büyük akışı içinde fazla bir önem taşımaz. Üzücü olan bir kısım solcunun, şeriatın yedek gücü haline gelmesidir. Az şey midir; yetmiş yıllık dönem içinde, Derviş Vahdeti’nin, Erbakan’ın, Fethullah Gülen’in, Muhsin Yazıcıoğlu’nun sloganlarıyla yapılan gösteri içinde, ilk kez bir de emek gençliği beliriyor? Deniz Gezmiş’lerden, Mahir Çayan’lardan kök sürdüklerini söyleyen bir kısım gruplar, türban için üniversite kapılarında Devrimci Cumhuriyet programına karşı eyleme soyunuyor. Hem de şeriatın emperyalist merkezlerden beslenip kışkırtıldığı gün gibi ortaya çıkmışken.” (Aydınlık, 1 Mart 1998, agd., s.226.)
FETHULLAH MEDYASI
“Medyamız, gazetecilik yapmak şöyle dursun, gazeteciliği Fethullah Hoca’nın yani tarikatın hizmetine koydu; birçok tanınmış medya yöneticisi ve gazetecinin, Sayın Süleyman Demirel ‘in izinden giderek, o sahte ‘hoşgörü ve diyalog’ ödülleri için adeta kuyruğa girmesi, elbette gazeteciliğin gereği değildir. (…) Mehmet Ali Brinad, Fethullah propagandasına ayırdığı o ‘muhteşem’ 32. Gün programını ‘tarafsız biçimde olayın resmini çektik’ diye bitirirken, Hoca’yı parlatma kampanyasının zirvesini de işaretliyordu. (…) Fethullah okulları için bugüne kadar harcanan 200 trilyon lirayı aşkın paranın nereden bulunduğu sorusuna verilen cevap da o tarafsız tablonun içindeydi ve doğrusu pek doyurucuydu. Anadolu’nun dört bir yanındaki Fethullah dostları onun bir işaretiyle ‘atlarını arabalarını satıp Türkiye’nin geleceği için okullar açıyorlardı.
Küçük Amerika senaryosunun önde gelen liderlerinden biri olan 30 yıl boyunca Nurculuğu hep desteklediği düşünülürse, Demirel’in davranışı kolayca açıklanabilir. Medyadaki büyük Fethullah Hoca sevgisi de ancak trilyonların kaynağı kadar ‘esrarengiz’ bir konudur.
Her şeyin Amerika ile ve Amerika’nın yayılma planına uygun olarak yapıldığı, Fethullah Hocacılığın oralara değil, Türkiye’ye kabul ettirilmek istendiği çok açıktır. Amerika, öteden beri Fethullah Gülen’i, Türkiye’ye biçtiği “Ilımlı İslâm” kimliğinin lideri olarak parlatıp öne sürüyor. Olayın Aydınlık’ın bu sayısında yer alan, ABD Büyükelçisi Mark Parris’li boyutu ise, sadece Demirel’in tutumunu açıklamakla kalmayacak, sanırız Fethullah Hoca-Amerika bağlantısı konusunda her türlü tartışmayı da bitirecektir. Zaten akıl alacak şey mi, bizim medya Fethullah Hoca gibi birinin önünde secdeye gelecek! Bu, üfürük gücüyle yüzlerce trilyon toplamaktan da zordur. Amerika söz konusu olduğunda aynı medyanın başını secdeden hiç kaldırmadığı ise tecrübeyle sabit. Amerika, medyayı şimdi Fethullah Gülen’in önünde sıraya dizip, alkış tutturtuyor. Gülen’le, Gülenci medya arasındaki dayanışmanın bir Amerikan şaheseri olduğunu saptadığımıza göre, yazının başlığındaki “Fethullah Hoca medyası” deyimini de artık mizah olarak okumalıyız.” (Aydınlık, 11 Ocak 1998.)
Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir