Köprüçay… Güzel akışlı su…

Kybele’nin, Eurymedon’un suyu. Anamaslı Güssün’ün, Serikli Osman’ın, Beşkonaklı Mustafa’nın, Değirmenözülü Mümine Nine’nin, Çaltepeli Hüseyin’in suyu. Kurda kuşa can veren, Selge’nin kumtaşlarına, Akdeniz servilerine vurgun akan su. Ya bize vermeseydin sırrını ya da biz taşıyabilseydik sonsuza dek. Koca koca uçurumlar açıp dağların kalbinde, aşıp gelerek nice zamanları; çimento kokan bu hoyrat zamanlarda boğulmasaydın…

Antik Çağ’da Eurymedon olarak anılan Köprüçay’ın aynı adla anılan bir de nehir tanrısı bulunuyordu. Köprüçay’ın ana kaynağının doğduğu Isparta’nın Aksu ilçesinde 1977 yılında yapılan tünel kazımı sırasında ortaya çıkarılan görkemli Euromedon tanrısı heykeli, bir ayağında kova, bir ayağında balık figürüyle nehirlerin Anadolu kültüründeki önemine işaret ediyor.

İ.S II. yüzyıla, Roma imparatorluk çağına ait olduğu belirtilen  heykel, Isparta Müzesinde sergileniyor.

Nehir Tanrısı Eurymedon’a ait heykelin bulunduğu alan, nehrin hemen kenarındaki Zindan Mağarasının girişinde yer alıyor. Mağaranın önündeki tarihi köprünün kilit taşında yer alan Eurymedon başı kabartması geçmişte parçalanarak yok edilmiş.

Antik çağda bir Pisidya kenti olan Timbriada’nın sınırları içinde olduğu belirtilen Eurymedon Kutsal Alanı, binlerce yıl öncesinden suyun yaşam için tanrısal bir varlık olduğunu anımsatıyor bize. Yunan ve Roma dönemlerinde mağaranın önünde ve giriş bölümünde burada tapınaklar da inşa edilmiş.

Ancak daha da eski dönemlerde bu kutsal alanın Anadolu’nun ana tanrıçası Kybele kültü için kullandığı düşünülüyor. Henüz tek tanrılı inançların ortaya çıkmadığı dönemlerde doğa-tanrıcı (panteist) inanışların güneşi, suyu, toprağı, rüzgarı, havayı kutsal sayması insanlık tarihi kadar eskidir…

Bu paylaşımdaki fotoğraflar, Zindan Mağarasını ve hemen girişinde yer alan Eurymedon ve Kybele Kutsal Alanını yansıtıyor. Gerçekten de erken yazda bu alanı ziyaret ederseniz, yüksek kayalıkların arasında dar bir geçidin ortasında çağıldayarak akan nehir, yamaçlardaki ardıçların kokusu türlü bitkilerin kokusuna karışır;  dinginlik ve temiz havayla birlikte insanı sarhoş eder. Binlerce yıldır insanların neden burada bir tapınak inşa ettiğini anlarsınız.

Bu kutsal alanda bulunan Nehir Tanrısı Eurymedon’un heykelinin ayağındaki yazıtı 2014’te yitirdiğimiz değerli Hocamız Akdeniz Üniversitesi Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sencer Şahin’den okuyup günümüz diline çevirmesini rica ettiğimde çevirip iletmişti.

Eski Yunanca olan heykelin yazıtında, “Yeryüzüne zuhur eden tanrı Eurymedon’a bu kutsal heykeli kent kendi kasasından harcama yaparak adadı. Attalos oğlu üçüncü Attalos heykelin dikimini sağladı” yazıyordu.

Yazıtta geçen kentin neresi olduğunu sorduğumda ise Aspendos olduğunu belirtmişti. Köprüçay’ın Antalya sınırlarında denize döküldüğü bölgeye (Serik-Boğazkent) oldukça yakın bir noktada, nehrin hemen bitişiğinde kurulan Aspendoslular, nehrin kaynağına yakın bir coğrafyadaki kutsal alana Tanrı Eurymedon’un heykelini yaptırarak adlarını ölümsüzleştirmek istemişlerdi.

Yaklaşık 2 bin yıl önce Aspendosluların kutsal saydığı Zindan Mağarası ve Köprüçay’ın kaynağı, Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra da tanrının bahşettiği bir nimet ve güzellik olarak görülmüş ve Serikli çobanlar, Karakoyunlu Türkmenleri, Yörükler düzenli olarak yaz aylarında bu bölgenin yaylalarını yurt tutmuşlardır.

Yaşamın parçalanamaz oluşu, binlerce yıldır değişmeden sürüp gelmiş. İnsanlar, halklar, inançlar değişse de belirleyici olan hep coğrafya ve yaşamın o şaşmaz akışı olmuş. Coğrafyanın üretimi, üretimin kültürü, kültürün yaşamı belirlediği bu döngü sürüp gelmiş.

Bu döngünün merkezinde kuşkusuz su var. Bu öyküde adı Köprüçay, başka yerde bir başka nehir ama işlevi hep aynı: Kutsal, tanrısal varlık. Tek tanrılı inançlar da kadimden gelen bu akışa sırt çevirmeden suyu nimet bilip kutsamış. Güzel Türkçemizde “Su gibi Aziz ol” denilmesi, suyun kutsallığına yapılan önemli bir vurgudur.

Birkaç gündür Köprüçay’ın Antalya sınırlarındaki kısmının kurumasını tartışıyoruz. Değirmenözü ve Çaltepe köyleri arasındaki nehir yatağı, dar vadilerden, kanyonlardan geçip geldikten sonra buharlaşmanın yoğunlaştığı, tabandaki kayıpların da arttığı bir alan. Karstik coğrafya ve çatlaklı kayaç sistemi de zaten azalan suyun yeraltına kaçmasına neden oluyor.

Bölgede inşa edilen HES’in bıraktığı can suyunun nehirdeki canlı yaşamının devamı için yeterli olmayacağını 5 yıl önce yaptığımız kapsamlı haber dosyalarında konunun uzmanlarının da bilimsel raporları eşliğinde aktarmıştık: (https://odatv4.com/o-proje-durmazsa-yok-olacak-1012151200…)

Bugün HES santralinden yasal olarak bırakılması gereken can suyunun iki katı bile bırakılsa nehir yatağındaki canlılar yaz ve sonbahar aylarında can çekişmeye devam edecek. Çünkü Türkiye’de ciddi bir kuraklaşma süreci yaşanıyor.

Bu konuda daha projelerde kazma vurulmadan öncesinde başlayıp defalarca uyarıcı nitelikte yayınlar yaptık. Köy köy ziyaretler yaparak genç-yaşlı bölge insanlarına tane tane gelmekte olan yıkımları anlattık. Doktora tezleri, belgeseller, tv programları, bilimsel raporlar, makaleler yayınlandı.

İlgili firma yetkililerinden kamu kurumlarına kadar hemen her paydaşla görüşmeler, bilgilendirmeler yapıldı. Her şeye karşın bu proje inşa edildi. Çok büyük bir alanda, iki ilin sınırlarında yaşam alanları tahrip edildi, haksızlıklar, hukuksuzluklar yapıldı. Darıbükü köyünün büyük kısmı suyun altında kaldı, binlerce yıllık bir vadideki yaşam kültürü silindi. Adına Bilgelik Vadisi dediğimiz benzersiz bir bölgenin ruhu örselendi. Bütün bunlar kimileri için pek bir şey ifade etmez elbette ancak yaşamın sürekliliği içinde akıp giden toplumsal hafıza bunları asla unutmaz.

Gelinen noktada son 4 yıldır faaliyette olan barajın yarattığı sosyal ve çevresel sorunlara bir de nehre bırakılan can suyunun düzensizliği eklendi. Geçen Ağustos’ta binlerce balık öldü. Konuyu gündeme getirdik, ertesi gün nehir yatağına su bırakıldı. Oysa bu böyle olmamalı, her kurum görevini gereğince yerine getirmeli.

Türkiye’nin su kaynaklarını emanet ettiği kurum olan DSİ’nin bu konudaki sorumsuzluğunu ayrıca ele almak gerektiği için burada üzerinde çok durmayacağım. Ancak kamuda sık görmeye alıştığımız “devletin her soruya verecek bir cevabı vardır” anlayışı, çoğunlukla bu cevapların yasak savma, gönül okşama ve durumu idare etme şekline indirgenmesi sorunu zamanında çözmediği gibi daha da katmerlenmesine neden oluyor ve yıllarca uğraşılıyor. Hem devlet, hem halk, hem de doğa kaybediyor. Şirketlerin kaybı da var elbette.

Köprüçay’daki belirli bir bölgede yoğunlaşan kuruma hakkında açıklamalar yapan kamu kurumları, bütüncül bir değerlendirme yapmaktan uzak, konuyu “mevsimsel” olarak ele alıp, ilgili firma ile görüşüldüğünü, bilgi alındığını yineleyerek zaten yapılması yasal bir zorunluluk olan uygulamaları lütufmuş gibi sunuyorlar.

Öte yandan Köprüçay’ın milli park dışında kalan kısmını ayrıştırarak, küçük dere yatağına indirgemek de bir başka hatalı bakış açısı. Köprüçay, doğduğu Dedegöl Dağından karıştığı Akdeniz’e kadar Köprüçay’dır. Bunu 2 bin yıl önce Tanrı Eurmedon’un heykelini Köprüçay’ın kaynağının olduğu bölgedeki kutsal alana diktiren Aspendoslu Attalos oğlu Attalos da biliyor, Serikli Yörük Ali’nin torunu Yörük Ali de biliyor. Bilmeyen ya da anlamak istemeyen ise coğrafyayı parça parça görüp arsa ve emlak olarak düşünen, gelir getirici bir araç olarak gören anlayış.

Torosların hidrojeolojik yapısı bir bütündür. Dedegöl Dağının zirvesine düşen kar tanesinin, Değirmenözü’ndeki susama, Çaltepe’deki ala keçiye, Beşkonak’taki alabalığa, Serik ovasındaki domatese, Taşağıl’daki zeytine can verdiğini kavramazsak birbirimizle didişe didişe toptan tüketeceğiz bu güzel toprakları.

Bu bölgede 3 bin metreden deniz seviyesine kadar bütün coğrafya hidrojeolojik olarak bütündür. Bir insanın omurgası neyse bu yapı da benzer şekildedir. Nasıl ki insanın omurlarından birini çekip alırsanız vücudu arızalanırsa coğrafyaya yapılan ölçüsüz müdahaleler de aynı sonuçları doğurur.

Köprüçay konusunda ilgili kurumlar 5 yıl önce nasıl yaklaşıyorlarsa bugün de benzer bir bakışla yaklaşıyorlar coğrafyaya: https://odatv4.com/turkiyenin-dogasi-allaha-emanet…

Köprüçay… Güzel akışlı su… Kybele’nin, Eurymedon’un suyu. Anamaslı Güssün’ün, Serikli Osman’ın, Beşkonaklı Mustafa’nın, Değirmenözülü Mümine Nine’nin, Çaltepeli Hüseyin’in suyu. Kurda kuşa can veren, Selge’nin kumtaşlarına, Akdeniz servilerine vurgun akan su. Ya bize vermeseydin sırrını ya da biz taşıyabilseydik sonsuza dek. Koca koca uçurumlar açıp dağların kalbinde, aşıp gelerek nice zamanları; çimento kokan bu hoyrat zamanlarda boğulmasaydın…

(Yusuf Yavuz)

Fotoğraflar: (Nehir Tanrısı Eurymedon (Köprüçay) Heykeli, Zindan Mağarası, Eurymedon ve Kybele Kutsal Alanından görünüm. Aksu/Isparta. Yusuf Yavuz arşivi.)

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir