Atatürk Afganistan cephesinde

1- Hemdert olan milletlerin birliği

Türkiye, Sovyetler Birliği ve İran, o zaman da birlikteler. Neden? Atatürk aynı konuşmada onun da yanıtını veriyor: ‘Hemdert olanlar yekdiğerini arar ve bulurlar.’ Çünkü onlar: ‘Aynı samimiyetle mütehassis olan arkadaşlar ve aynı samimiyetle mütehassis olan milletlerin temsilcileri’

ABD birliklerinin Afganistan’dan geri çekilmesine karşı çıkan Silahlı Kuvvetler Komitesi üyesi, Senatör E. Yarbay Joni Ernst (R-İowa), “Afganların kendileri için savaşmalarını nasıl sağlarız, bu hiçbir zaman gerçekleşmeyebilir.” dedi. 88 milyar dolar havaya uçtu başlıkları atıldı. Aslında bu yalnızca askeri alanda açıklanan miktar. 2011’den bu yana birçok harcama, 2017’den sonra bazı kısıtlamalar kaldırıldıysa da hâlâ ABD kamuoyundan, onlar “vergi mükelleflerinden” diyorlar gizli tutuluyor. Biz bu “vergi mükellefi” tanımının gerçeği yansıtmadığını düşünüyoruz. Çünkü bir de ABD toplumunda ve sokaklarında “vergi mükellefi” olabilmeleri bile engellenmişlerin hakları var. Ayrıca sanmayın ki bu paralar Afganlara harcanmış. O da belli değil. Müthiş yolsuzluklar yapıldığı biliniyor. Tek diş kalınca sindirim zorlukları başlar ve için için çürürsünüz. Göreceksiniz artık ABD’nin bütün kirli çamaşırları ortalığa dökülecek. Düşmeye gör.

Ama 1900’lerin başında böyle miydi… Hâlâ o zamandan bu yana Bob Dylan’ın şarkılarında adınız anılıyorsa “gençsiniz” ve “Türksünüz”!(1)

Neden?

Atatürk, 7 Temmuz 1922’de Sovyet Sefiri Aralof’un Yüce İran devletinin muhterem fevkalade sefiri Mümtazüddevle İsmail Han Hazretleri adına verdiği ziyafette bir konuşma yapar. Söze “Doğu’nun masum ve mazlum olan milletlerinin hissiyatını temsil eden insanları bir araya getirmek ve onları dertleştirmekle pek büyük bir vazife” yapan “Aralof arkadaşımız”ı kutlayarak başlar.(2)

HEMDERT OLAN MİLLETLER BİRBİRİNİ BULUR

Türkiye, Sovyetler Birliği ve İran, o zaman da devrimler coğrafyasında birlikteler.

Neden?

Atatürk aynı konuşmada onun da yanıtını veriyor:

“Hemdert olanlar yekdiğerini arar ve bulurlar.”

Çünkü onlar:

“Aynı samimiyetle mütehassis olan arkadaşlar ve aynı samimiyetle mütehassis olan milletlerin temsilcileri”.

Türkiye ve Rusya uzun zamandır birlikteler. Ancak “İçimizde hakikaten büyük bir boşluk vardı; o da İran milletinin temsilcisinden mahrumiyet! Bugün ona da muvaffak olduğumuzdan dolayı bahtiyarız.”

Bu bahtiyarlığın sebebi nedir?

Mustafa Kemal her dönem geçerli olabilecek nedenleri ve alınması gereken tutumu çok net bir biçimde dile getirir:

“Türkiye halkının Doğu milletleriyle, Rusya ile, Azerbaycan ile, Afgan ile, İran ile olan bağları yalnız hissiyat üzerine kurulu değildir. Hakiki, maddi, değiştirilemez birtakım esaslara dayanmaktadır. Bu suretle düşmanlarımızın içimize girerek yapacakları telkinler ile bu bağların sarsılmasına imkân tasavvur etmek doğru değildir.”

Bir anlamda siyaset ve dış siyaset dersidir.

“Atatürkçü” olmak demek sosyal medyada “profil” fotoğrafına Atamızın kalpaklı yakışıklı fotoğrafını koymak anlamına gelmiyor.

Dış siyasetimizde aynı gemide olmanın, hissiyata değil “maddi, değiştirilemez” bazı esaslara bağlı olduğunu bileceksiniz. Bugün Afganistan siyasetini de daha ilk günden işte o temellere göre belirleyeceksiniz. Tam da tıpkı Atatürk gibi. Doğrunun verdiği cesaretle!

Tanıma devam ediyoruz.

Mustafa Kemal Paşa’dan önce ziyafette yapılan konuşmalarda bütün konuklar Türkiye’nin mücadelesinin yalnızca Türkiye’ye ait olmadığını vurgulamışlardı.

Sıra Atatürk’ün konuşmasına gelince o da bunun altını bir kez daha çiziyor.

Başka konuşmalarında da sık sık değinir.

Eğer Türkiye’nin emperyalistlere karşı “mücadelesi yalnızca kendi adına ve hesabına olsaydı çok daha kısa ve az kanlı” olurdu.

Ancak;

 “Türkiya azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği dava, bütün mazlum milletlerin, bütün Doğu’nun davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiya, kendisiyle beraber olan Doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir.”

BÜTÜN DOĞU’NUN DAVASI İÇİN BİRLİKTE YÜRÜMEK

Bu dayanışma ve kader birliği Türkiye başarıya ulaştıktan sonra da anlamlı bir biçimde sürecektir. Türkiye bunu bir görev bilecektir. Hâlâ daha bilmek zorundadır. Yukarıda yapılan yön gösterici tahlil sonucu yaşam zaten bunu dayatmaktadır. Burada tayin edici olan ülkelerin gelişme düzeyleri ve başındaki yöneticilerin niteliği değildir. Onların “bütün Doğu’nun davası için” birlikte yürümesini sağlamaktır. Biden’ın Atlantik’i mi, yükselen Doğu mu? Önemli olan bu soruya yanıt vermektir. O zaman iki seçenek berraklaşıyor. Atatürk’ü de doğru anlıyorsunuz.

Millî devriminizi başarıya ulaştırabilmek için de, sonrasında sürdürebilmek için de emperyalizmle karşı karşıya gelindiğini, çatışmak zorunda kalacağınızı Atatürk çok doğru bir biçimde saptıyordu.

Üstelik bu ateşin bir tek Türkiye’yi tutuşturmayacağını da biliyordu.

Ateşin neden Türkiye’den başlayacağını da.

Zaten onun için “Atatürk” olmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak, Ali Fethi Bey, Refet Bele, Afganistan Elçisi Sultan Ahmet Han, Azerbaycan Elçisi İbrahim Abilov Ankara Hipodrom’da yetim çocukların yararına yapılan at yarışında. (11 Kasım 1921)

Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak, Ali Fethi Bey, Refet Bele,
Afganistan Elçisi Sultan Ahmet Han, Azerbaycan Elçisi İbrahim Abilov Ankara
Hipodrom’da yetim çocukların yararına yapılan at yarışında. (11 Kasım 1921)

BIDEN TASARIMI ÇİZGİSİ HEP VARDI

O dönemde de vatanı çıkmazdan kurtarmak için başka seçenekler önerenler vardı.

 “Biden tasarımları” çizgisi her zaman olmuştur.

14 Ekim 1921’de “hemdert” kardeş ülkelerden Azerbaycan’ın Elçisi Abilof itimatnamesini sunduğu zaman da Atatürk aynı konuya değinmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra amaçları zaten Türkiye’yi istila etmek olan galiplerin “Asırlardan beri İslam’ın ve Türklüğün fedakâr muhafızı olan milletimizi esir derekesine indirmeye” kalkıştıklarını söyler.

Oysa biz “Milli sınırlarımız içinde hür ve bağımsız yaşamak istiyorduk. Bu meşru emelimizi elde etmek için uğraşıyorduk. Bu kutsal mücadelede milletimiz, İslam’ın kurtuluşuna, dünya mazlumlarının refahının artmasına hizmet etmekle iftihar” etmekteydik.(3)

Kuşkusuz Atatürk o zaman İslam ülkelerinin başında kimler vardı, hangi yasalarla yönetiliyorlardı, kıyafetleri nasıldı, kadınların durumu neydi iyi biliyordu. Ama onları refaha ve kurtuluşa götürecek yolun da “Wilson prensiplerinden” değil; emperyalizme karşı birlikte mücadeleden geçtiğini de biliyordu. O büyük mücadeleyi hapisaneden izleyen Gandi’nin dediği gibi “Tanrı’nın İngiliz olmadığını” kanıtlamak kolay iş değildi.

Ama bugün hâlâ “hür ve bağımsız” yaşamak istiyorsanız işiniz kolaydır. Başarının yolu bellidir.

18 Ekim 1921’de Ankara’da açılan Azerbaycan Sefareti’ne bayrağı çekerken “bize sevinçli bir bayram günü” yaşattıkları için teşekkür etti ve şöyle seslendi:

“Ankara’ya Yunanlıların, düşmanların bayrağı çekilmek isteniyordu. Bu fırsatı, hamdolsun ki düşmanlarımız elde edemediler.”

Evet, onun yerine Azerbaycan’ın sancağını çekmek gerçekten bir bahtiyarlıktı, sevinçli bir bayramdı. Başarıydı.

Kardeş hükümetin önemli özelliği ve kıymeti Atatürk’ün değerlendirmesine göre neydi?

Bunun yanıtı da genel siyasi tutumuna ışık tutan bir vurgudur ve öğreticidir:

Azerbaycan “Bir halk hükümetidir; mukadderatına kendi sahiptir ve hâkimdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti de bu esasa dayalı bir halk hükümetidir. Türkiye halkı bu gayeye elde etmek için mücadele etmiş, etmekte ve edecektir.”

Başarı yolunda önemli bir koşul daha, bu esaslara dayalı bir halk hükümeti olacaksınız.

“Rusya, Azerbaycan, Afgan ve İran’la bağlar yalnız hissiyat üzerine değil, hakiki, maddi, değiştirilemez birtakım esaslara dayanmaktadır.” (Atatürk, 7 Temmuz 1922)

İsmet Paşa, Sovyet Elçisi Aralov, Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilov, Ali İhsan Paşa (Konya-Akşehir, 28 Mart 1922)

“Rusya, Azerbaycan, Afgan ve İran’la bağlar yalnız hissiyat üzerine değil, hakiki, maddi, değiştirilemez birtakım esaslara dayanmaktadır.” (Atatürk, 7 Temmuz 1922) 
İsmet Paşa, Sovyet Elçisi Aralov, Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilov, Ali İhsan Paşa (Konya-Akşehir, 28 Mart 1922)

BÜTÜN DOĞU’YA YÖNELİK HÜCUMLARA SET ÇEKİYORUZ

Azerbaycan’ın ayrıca şu açıdan da çok önemli bir görevi vardır; Asya’daki kardeş hükümet ve milletlerle bir temas ve birleşme noktasıdır. Bu bir stratejik saptamadır. Aynı coğrafyada varlığımızı sürdürdüğümüze göre bu ilke de yol göstericidir.

Atatürk sağ tarafında asılı olan haritayı işaret eder.

Haritadan çok güzel görüldüğü gibi Anadolu bütün Asya’nın, bütün Mazlumlar Dünyası’nın Zulüm Dünyası’na doğru ileriye sürdüğü bir durumda bulunmaktadır. O nedenle Anadolu bütün zulümlere, hücumlara, saldırılara maruz bulunuyor. Anadolu yıkılmak, çiğnenmek, parçalanmak isteniyor. Ancak bu hücumlar Anadolu’yla sınırlı ve kısıtlı değildir. Genel hedefi bütün Doğu’dur. Anadolu bu müdafaasıyla yalnız kendi hayatına ait vazifeyi yapmıyor, bütün Doğu’ya yönelik hücumlara bir set çekiyor.(4)

Bu harita hâlâ geçerlidir.

Türkiye’nin bugün de emperyalizme karşı mücadelede koçbaşı görevi sürmektedir.

İlginç olan dost ve düşmanları da, sorumlulukları da buna göre benzer biçimde belirlenmektedir.

“Neticede dünya iki zümreye ayrılmaktadır. Birisi Doğu; ki kendi mevcudiyetini, insanlığını, bağımsızlığını idrak etmiştir; bu şuurla el ele vermiştir.”

Elbette, o zaman da bu zaman da Doğu’nun içinde bu şuura sahip olmayan el ele vermeyenler bulunmuştur, bulunacaktır.

“İkinci zümre” de Atatürk tarafından son derece tanıdık biçimde tanımlanmamıştır. Çünkü “maddeyi anlamaya”, bilimsel gerçeğe dayanmaktadır.

İkinci zümre “istilacı, mütecaviz ve saldırgan devletlerdir. Yerküreyi kendilerinin malikânesi kabul etmektedirler, insanlığı kendi hırslarını tatmin için çalışmaya mahkûm esirler saymaktadırlar.”

Emperyalistlerin de niteliklerinde pek değişiklik olmadığı görülüyor.

Mustafa Kemal, bunu garip ve gülünç diye niteler.

Onun için de başarı yoluna koyulur.

Onun için de o beğenilmeyen Doğu’nun, başka deyişle Asya halklarının mücadele süreci ve koşulları belirlenir.

Ancak Atatürk’ün bu tanımını okuyunca, ABD’nin dünyanın birçok ülkesine “demokrasi ve laiklik” adı altında ne götürdüğünü anlamak daha kolaylaşıyor. Ancak ABD emperyalistleriyle birlikte kadınları kurtarmaya kalkışanları anlamak da bir o kadar zorlaşıyor. Aslında Atatürk’ü yalnızca sosyal medya hesaplarında bir süse indirgemenin doğal bir sonucu.

Bu ikinci zümre devletler “ilan ettikleri insanî ve adaletkârane esasları, kabule değer gördükleri için değil, (Burada gönderme yapılan Wilson Prensipleri’dir. ŞP) senelerden beri tahakküm zinciri altında tuttukları insanlık kütlesini büsbütün silahlarından tecrit etmek ve daha kolay esaret altında tutmaya devam etmek için bir aldatma vasıtası kabul etmektedirler.”

Zavallı emperyalizmin eskiden bu yana hâlâ kullanmaya çalıştığı silah!

Bugünkü dille söylersek, kadınların bedenini sergileme özgürlüğünü; kadınların özgürlüğü ve eşitliğiyle bir tutan, sözde çevreci çocukların kullanımıyla bizim gibi devletleri üretimden vaz geçiren, LGBT haklarına kadar (Afganistan için de daha ilk günden dile getiriliyordu) içtiğiniz suya yeşilden mora kadar değişik renkte zehirli ilacı atıp o arada memleketi soyup soğana çeviren, bağımsızlığınıza zincir vuran “aldatma vasıtaları.” İstanbul Sözleşmesi’nden Greenpeace’in küçük kız çocuklarının bile eline verdiği sopalara kadar şöyle bir anımsayın.

Mustafa Kemal “Bunların gayesi insanlığın iyiliğine yönelik değil, kendi hırslarını tatmin içindir” diye çok açık söylüyor.

Üstelik “birbirlerini aldatarak biri diğerinden daha fazla menfaat koparmak için, hilekârlıkta yarış” yaptıklarını da saptıyor. Ve bugünün Afganistan’a bakan kara gözlüklülerine de bu arada aydınlatıcı gözlüğü takıyor:

“Bunların mazlumlara menfaat ve şefkat göstermelerine imkan yoktur. Buna inanmak büyük gaflettir. Bunları maddi ve manevi silahlarından tecrit etmemiz gerekir.”

“Garip ve gülünç olan” da üstelik arkada böyle bir yaşanmışlık olmasına karşın bugün bu gerçeğin görülememesidir.

Atatürk o zaman görüyor, bugünkü kendine “Atatürkçü” diyenler göremiyor.

Peki, Türkiye neden ve nasıl davranmalı…

Atatürk bunun da yanıtını veriyor:

Biz Doğu’daki dostlarımızla bağlarımızı âlemi aldatmak ve kendi lehimize sonuçlar elde etmek için kurmuyoruz. Yalnızca kendi haklarımızı ve bağımsızlıklarımızı korumak istiyoruz.

Amaç ve hedef bu olmalı.

Genel stratejiye de açıklık getiriyor:

Doğu’yu Batı’dan ayıran ta kuzeyden güneye kadar uzanan ortak bir cephe vardır. Bu cephede savunmalarda bulunmak, yekdiğeriyle hemdert olmuş milletlerin gerçek ve samimi dayanışmasıyla mümkün olacaktır. Hepimiz ayrı ayrı güçlü ve bağımsızlık fikriyle donanmış olmalıyız. Batı ancak o zaman silahını teslim etmek zorunda kalır ve baskı ve zulme son verir. Bizim de aramızdaki mesafeler karşılıklı güven ve muhabbetle azalır.(5)

İşte Atatürk Türkiyesinin iç ve dış siyasetine bu bakış açıları egemen oldu. Bunun kanıtı da o dönemde izlediği siyaset ve kurduğu ilişkilerdir. Atatürk Doğu Milletlerinin devrimcisi olarak yaşadı ve Batı emperyalizminin “mahv ve perişan olacağını” öngördü. Hiç kimse Batı emperyalizmine göre bir Atatürk icat edemez.

Bugünün siyasetlerini ona göre çizemez.

DİPNOTLAR:
(1) Bkz. “Gotta Serve Somebody.”
(2) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.13, s.136.
(3) Hâkimiyeti Milliye, 15 Ekim 1921, Numara:323, s.1; ATABE, c.12, s.36.
(4) ATABE, c.12, s.50; Hâkimiyeti Milliye, 20 Kasım 1921, Numara:357, s.1.
(5) ATABE, c.12, s.299,300; Hâkimiyeti Milliye, 5 Mart 1922, No:447, s.1.

2: Korkulu Rüya: Mazlum milletlerin birleşerek güç oluşturması

Afganistan’la 1921’de yapılan anlaşmadaki maddelerden biri de bu anlayışı belgelendiriyor: Taraflar ‘bütün Doğu milletlerinin istediği hükümet biçimiyle kendini yönetmekte özgür’ olduğunu kabul ediyorlar

Yıl 1919.

Temmuz’un 23’ü. Çarşamba günü.

İstanbul’umuz işgal edilmiş. Hükümet haysiyeti, millî izzeti nefsimiz tecavüz ve saldırıya uğramış. Osmanlı tebasından Rum ve Ermeni unsurlar gördükleri teşvik ve yardım neticesinde millî namusumuzu yaralayacak taşkınlıklar ve küstah tecavüzler yapıyor.(1) Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış. Memleketin her tarafında Hıristiyan unsurlar gizli, açık özel emel ve maksatlarına ulaşmak için devletin bir an önce çökmesine mesai sarfediyorlar.

Çare aranıyor.

İngiltere himayesi?

Amerikan mandası?

Mahalli kurtuluş çareleri?

Seçenekler bunlar gösteriliyor.

Oysa tek bir karar olabilir!

O da millî hâkimiyete dayalı yeni bir Türk devleti kurmak.

Ya istiklal ya istiklal kararlılığıyla İstanbul’dan kopuş ve zorlu bir yolculuk…

Mazlumlar dünyasının başarıya ulaşacak ilk başkaldırısı.

Bütün zalimlere karşı.

Onları “mahvetmek ve yoketmek” üzere yola çıkılmış.

Erzurum Kongresi, 23 Temmuz’da Atatürk’ün tanımıyla “milletin, mutlak ve müstebit idarenin yıkılması zaferini idrak ve Mukaddes Meşrutiyet’in doğuşunu kutladığı” o yüce günde ve “vatanın kurtarılması ve bağımsızlığı uğrundaki milli emellerde ve mukaddes çalışmalarda başarılar”ın(2) eşiğinde toplandı.(3)

Mustafa Kemal, Heyet başkanı seçilmiş. Kürsüde ilk konuşmasını yapıyor.

Yollarda gazeteleri okuyabilmiş midir? Ajansları izleyebilmiş midir?

Bandırma vapuruna binene kadar ve sonrasında yaşadıklarını biliyoruz.

Ancak o koşullarda bile dünyadaki “genel ve özel vaziyet” hakkında “faydalı” bilgilere sahip.

O kahraman kadınlarımızın kağnısı bile yok.

O kahraman kadınlarımızın kağnısı bile yok

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN YÜREĞİ YOKSUL ÜLKELERLE ÇARPIYOR

Hem de iletişimin o günlerin koşullarında en zor olan yerlere ilişkin. Gözü Mazlumlar Dünyasındadır, Doğudadır. Mısır, Hindistan, Afganistan, Suriye ve Irak, Arabistan, yüreği o yoksul ülkelerle birlikte çarpıyor:

“Dört aydan beri Mısır’da millî bağımsızlığın temini ve geri alınması için pek kanlı vakalar ve ihtilaller devam ediyor…

“Hindistan’da bağımsızlık için geniş ölçekte ihtilaller oluyor, milli maksatlarına ulaşmak için bankalar, Avrupa müesseseleri, demiryolları bombalarla tahrip ediliyor.

“Afganistan ordusu da, İngilizlerin milliyeti imha siyasetine karşı harp ediyor… İngilizlerin bel bağladıkları sınır kabilelerinin de Afganlılara katıldığını ve bu yüzden İngiliz askerlerinin de dahile çekilmeye mecbur olduğunu, gazeteleri itiraf etmişlerdir…”

“Suriye’de ve Irak’ta, İngilizlerin ve yabancıların tahakküm ve idaresinden tekmil Arabistan galeyan halindedir. Arabistan’ın her yerinde yabancı boyunduruğu reddediliyor…”(4)

Konuşmanın tamamını ayıracak kadar önemi ve faydası nedir bu bilgilerin?

Kafkasya, Rusya, Macar ve Bulgarlar… ne kadar “milli varlıklarıyla” yabancı istilaya mücadele veren milletler varsa hepsini sayıp döküyor. Çünkü onlar bir anlamda örnek, bir anlamda onların başarısı bizim başarımızın yolunu açacak. Bizim başarımız da onlarınkini…

Afganistan’la Türkiye’nin ilk yapılan anlaşmanın maddelerinden birini okuyunca size anlamsız gelebilir. İki ülke arasında siyasi durumlarına, eğitim, ticaret gibi konulardaki ihtiyaç ve isteklerine ilişkin birbirlerine en hızlı biçimde bilgi vermek için düzenli ve özel posta kurulmasına karar verildi.

Hiç de anlamsız değil. Tam tersine çok anlamlı bir dış politika uygulaması.

Birbirlerinin ihtiyaçlarını ve dertlerini bilecekler.

Çünkü;

Yekdiğeriyle hemdert milletler dayanışma içinde olmalılar. Ayrı ayrı güçlü ve bağımsız olurlarsa emperyalist devletlerin ellerinden silahları alabilir, baskı ve zulümlerine dur diyebilirler.

Değerlendirme ölçütleri bunlar olunca bu ülkelerin başlarındaki yöneticiler bağımsızlıktan yana ve emperyalist devletlere karşılar mı değiller mi, ona bakılıyor.

Tıpkı milli mücadelenin Kongrelerine katılanlar gibi.

Mustafa Kemal Sıvas Kongresi sırasında Sivas Kadısı Hasbi ve Şeyh Fevzi Efendi ile birlikte.

Mustafa Kemal Sıvas Kongresi sırasında Sivas Kadısı Hasbi ve Şeyh Fevzi Efendi ile birlikte.

DOĞU MİLLETLERİ İSTEDİĞİ HÜKÜMET BİÇİMİYLE KENDİNİ YÖNETİR

Afganistan’la 1921’de yapılan anlaşmadaki maddelerden biri de bu anlayışı belgelendiriyor:

Taraflar “bütün Doğu milletlerinin istediği hükümet biçimiyle kendini yönetmekte özgür” olduğunu kabul ediyorlar.

Hemen her siyasi adımda bu mücadelenin önüne çıkacak engeller ve bunların ortadan kaldırılması önemlidir. Değerlendirmeler ve kararlar bu hassas terazide tartılır. İstanbul hükümetleri bile bu açıdan, “hükümet ve milletin millî emellerinin ahenki” açısından değerlendirilir. Ferit Paşa ve Ali Rıza Paşa hükümeti arasındaki fark ve tercih nedeni 9 Ekim 1919’da millete yapılan açıklamada vurgulanır.(5)

Aynı tarihte Suriyelilere de bir beyanname yayımlanır.(6)

Hedef ve amaç aynıdır.

Bugüne de ışık tutmaktadır.

Hedefte her zaman emperyalist düşman olmalıdır. Doğu’nun hemdert mazlum milletleri sorunlarını kendi aralarında çözmelidir.

Beyannamede Suriyelilere aramızda kışkırtılan ve bizleri birbirimizden ayıran “husumete” önem vermeyin diye bir din kardeşi olarak seslenir. Bütün anlaşmazlıkları ortadan kaldırabiliriz. Silahlarımız ülkemizi bölmek isteyen hainlere karşı çevrilmelidir. Düşmanlarımızı ancak böyle perişan edebiliriz…

Aynı ilkeli bakış açısı 21 Aralık gecesi 1937’de Türkiye’yi ziyaret eden Suriye Başvekili Cemil Mardam’a da dile getirilir.

Bir Fransız generali nasıl bütün bir millete hükmedebilir! “Suriyeliler olgun değildir” gibi bir gerekçe Atatürk’ü kuşkusuz çok öfkelendirir. “Fransızların kendileri ne zaman olgun olmuşlar!” “Tarihin bu konuları doğru yazmadığını” Atatürk çok iyi bilir. Hem kendisi çok okur ve araştırır, hem de bunun bir baskı unsuru olarak eğitim sistemimizde bile kullanıldığını, Türk milletine de ve mazlum milletlerin temsilcilerine de yaptığı hemen her konuşmasında mücadelenin en başından bu yana söylemiştir. Türkiye Cumhurbaşkanı Suriyelileri de çok iyi tanır. Madram’la konuşmasında sorar: “Suriyeliler mükemmelen medeniyken acaba Fransızlar ne vaziyetteydi?”

Suriyelilere seslenir. Ellerindeki kollarındaki bağları çözmeye, birlikte kuvvet yapmaya çağırır.

Hatay meselesi iki kardeş arasında çözülür.

İş ki aradan emperyalistler bartaraf edilsin.

İş ki Atatürk Türkiye’sine ceplerinde Fransızların önerileriyle gelmesinler.

Cemil Madram’a göre de aramızdaki anlaşmazlıklar geçicidir, ortadan kaldırmak aslında kolaydır.(7)

İKİ ÜLKE DE EMPERYALİZME KARŞI MÜCADELE VERİYOR

Türk-Afgan ilişkileri de bu temel üzerinde sağlamlaştı. İki ülke de aynı dönemde emperyalizme karşı mücadele veriyordu. Afganistan 1839’da İngiliz işgaline uğradı. O zamandan bu yana da bu topraklarda Büyük Britanya İmparatorluğu’na karşı mücadelede büyük deneyimler kazandılar.

Zaten coğrafi konumu nedeniyle tarihi boyunca Perslerden Büyük İskender’e, Araplardan Moğollara, Çarlık Rusyasına kadar işgal yaşamış, Akhunlar, Göktürkler, Samaniler, Gazneliler, Büyük Selçuklu Devleti ve Harzemşahlar, Özbekler, Halaçlar, Türkmenler hepsi ardında bu topraklarda bir kök bırakmıştı. Bölgedeki bütün diğer devletler gibi Afganistan’da da çok değişik etnik grup yaşıyordu.

Ortaçağ ilişkilerinin, aşiret yapısının tasfiyesine, millî birliğin kurulmasına, ekonomilerini geliştirmelerine, önemli yer altı zenginliklerinden yararlanmalarına emperyalizmin yayılmacılığı izin vermedi. Tarihi uzun yıllar işgale karşı, iç karışıklıklarla boğuşarak bağımsızlığı için direnişle geçti.

BATI’NIN İLKEL SANDIĞI AFGANİSTAN İNGİLTERE’YE BOYUN EĞDİRDİ

Emanullah Han, babası öldürülünce öcünü almak için kardeşi Nasrullah Han’la mücadele etti, 19 Şubat 1919’da Kabil’de ekâbir ve ayandan oluşan bir topluluk huzurunda emirliğini ilan etti. Hazır bulunanların tamamı kendisini kabul etti. Celalabad’taki askerler Emanullah’ın emirliğini sonradan kabul ettiler. Nasrullah’ı esir aldılar, Kâbil’e gönderdiler. 27 yaşındaki Emanullah Han, Abdgâh Camii’nde bütün reisleri, ordu ve halkı toplayarak coşkulu bir konuşma yaptı.

İngiltere’ye karşı bağımsızlığını sağlayacağının vaadini verdi.

Hindistan Genel Valisi Lord Chelmsford’a mektup gönderdi hem tahta çıktığını hem de Afganistan’ın bağımsızlığını bildirdi. Tarihlerinde üçüncü bir kez daha İngiltere-Afganistan savaşı yaşadılar. İngiltere kaybetti, 8 Ağustos 1919’da Ravalpindi Anlaşmasıyla Afganistan’ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı. Emanullah Han 19 Ağustos 1919’da bağımsızlığını ilan etti.

Ama İngilizler Afganistan’ı ondan sonra da rahat bırakmadılar. Afganlar bağımsızlıklarını söke söke aldılar, hatta birkaç kez yeniden tanıtmak zorunda kaldılar. Anlaşmaların imzalanması aylar sürdü. Milli Mücadele’nin habercisi Anadolu Ajansı’nın ifadesiyle “İngiltere nihayet Afganistan’a boyun eğdi. Afganlar istediklerini İngilizlere kabul ettirdiler.”

“Batı’nın ilkel sandığı Afganistan, kendi varlığını dünya medeniyetine ilan etti.”(8)

İyi ki o günlerde bugün Atatürkçüyüm diye geçinenlerin hükmü geçmiyordu. Geçemezdi, çünkü Mustafa Kemal savaşın başındaydı.

Emperyalizmin güdümünde mevzilenenlerin ise ne taht için kardeş kavgası veren bir Emir’i ne de Afgan halkının kıyafetini beğenmeleri mümkündü. “İlkel Afganların” bağımsızlık mücadelesi verebileceği olasılığını hele hiç yakıştıramazlardı.

Görüldüğü gibi “mevziler” yüzyıl geçse de değişmiyor.

İSLAM DÜNYASI TÜRKLERİN BAŞARISINI İSTİYOR

Öte yandan Çanakkale’nin geçilmezliğinin Afganistan açısından elbette büyük anlamı vardı.

7 Ağustos 1921’de Hakimiyeti Milliye’de yer alan haberde Afgan-Hint (İngiliz) antlaşmasının henüz uygulamaya konulmadığı bilgisi veriliyor.

Görüşmelerin aksamasının nedeni bizi yakından ilgilendiriyor. Afgan Emiri, Türk milliyetçilerinin talepleri karşılanmadıkça ve Türkiye sorunu kesin olarak çözülmedikçe İngilizlerle bir antlaşma imzalamak istemememiş.

Gazete, Afgan Emiri’nin daha sonra meşrutiyet idaresini ve Afganistan’ın hür ve bağımsız olduğunu ilan ettiğini, Anayasa’nın suretlerinin Anadolu’ya ve Buhara’ya gönderildiğini yazıyor. Afganistan’daki bu olay çok önemli bulunuyor. Öyle olması da kaçınılmaz, çünkü “halkın kuvvet ve kudretini” ispat ettiği vurgulanıyor:

 “Afgan halkı son zamanlarda millî bağımsızlıklarını elde etmek için büyük bir azim ve iradeye sahiptir. Bundan dolayı bu ilk adım pek ziyade önem taşımaktadır.”(9)

Buna karşılık Vakit’de yayımlanan “Londra mektubu” başlıklı bir haberde Afgan elçisinin Afganistan’ın durumu ve Doğu sorunu konusundaki demecinde Türk-Yunan ilişkileri konusundaki soruya şu yanıtı verdiği yer almıştı:

 “Türkler bir istilâya maruz kaldılar. İslam dünyası, Türklerin başarısını istiyor. Bu defa Lord Curzon’a bu konudaki fikirlerimi bildirdim.”(10)

Aslında İngilizlerin korkulu rüyası da bu. Mazlum milletlerin birleşerek bir güç oluşturmaları. Aradaki binlerce kilometre uzaklığa karşın aynı gerekçeler Kurtuluş Savaşı verme kararlılığında olan Türkiye ve devrim sürecinde olan Sovyetler Birliği için de geçerliydi. Mustafa Kemal’in Erzurum Kongresi’ndeki kısa açılış konuşmasında, Afganistan’ın İngiltere’yle savaşının gidişatı hakkında Kongre’ye bilgi vermesi, gelişmeleri yakından izlemesi, daha sonra Emanullah Han’la yakın ilişkileri, çok doğaldı.

Üçü de birbirini tanıyan ilk ülkeler oldular. Üç ülkenin de başarısı birbirlerini tetikleyecekti.

CEMAL PAŞA MİLLİ MÜCADELEYE DESTEK İÇİN AFGANİSTAN’A GİDİYOR

Cemal Paşa, “müşterek düşmanı gücünün yettiği kadar yormak” için Afganistan’a
gitti. İşte bu Afganlar İngiliz’in sırtını yere getirdi. Çünkü onlar “millî
bağımsızlıklarını elde etmek için büyük bir azim ve iradeye sahip”.
Filin sırtında elinde tüfeği olan Cemal Paşa. Yanında yaverleri
Süreyya ve İsmet Beyler var. (10 Ağustos 1921).

Cemal Paşa, “müşterek düşmanı gücünün yettiği kadar yormak” için Afganistan’a gitti. İşte bu Afganlar İngiliz’in sırtını yere getirdi. Çünkü onlar “millî bağımsızlıklarını elde etmek için büyük bir azim ve iradeye sahip”.

Filin sırtında elinde tüfeği olan Cemal Paşa. Yanında yaverleri Süreyya ve İsmet Beyler var. (10 Ağustos 1921).

O dönemde de vatanın geleceğinin sorumluğunu taşıyan herkesin, vatandan uzak da olsa hareket noktası aynıydı. Düşman müşterekti.

İttihat Terakki’nin liderlerinden eski Bahriye Nazırı Cemal Paşa, 14 Eylül 1920’de uzun bir yolculuktan sonra Afganistan’a gitmiş, burada Rus yetkilileriyle iş birliği yaparak İngilizlere Hindistan’da büyük bir darbe indirmek ve Milli Mücadele’ye destek olmak istemiştir. Bu amaçla Afgan Ordusu’nu geliştirmek, eğitmek, yeniden örgütlemek ve bir “Kıt’a-i Numune” kurma görevini yüklenmiştir.

Cemal Paşa Afganistan’a gitmek için ailesiyle vedalaşırken, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da muhakkak başarılı olacağını ve kendisinin de ona yardımcı olmak maksadıyla Afganistan’a gidip İngilizlere karşı savaşmak niyetinde olduğunu söylemiştir.(11)

Eşi Seniha Hanım bu konuşmayı şöyle aktarıyor:

 “Anadolu’daki arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi rahat bırakmalıyız. Bizim vatan hudutlarından uzakta çalışmamız lazımdır. Bu hudutlara yaklaşmamız asla doğru olmaz. Ben bu sebeple Afganistan’a gideceğim. Orada, müşterek düşman ve bugün için hemen hemen belli başlı düşman İngilizlere karşı bir cephe alacağım ve gücümün yettiği kadar yoracağım. Afganistan’a nafi olurken bir yandan da öz yurduma uzaktan da olsa hizmet edeceğim.”(12)

Nitekim, Moskova Sefirimiz Ali Fuat Paşa, Cemal Paşa’nın Afganistan’dan Enver Paşa ve arkadaşlarına yazdığı mektupta “gerek iç gerekse dış siyasette BMM etrafında toplanmak lazım geldiğini, buna karşı müşkülat çıkarmayı değil hatta hariçteki siyaset hakkında da söz konusu Meclis’in vereceği talimata göre hareket lazım geldiğini açıkca” bildirdiğini Ankara’ya iletmiştir.(13)

TÜRK SUBAY VE ASKERLER ORTAK DÜŞMANA KARŞI

Ekim başında ancak Kabil’e varan Cemal Paşa, Afganistan Emiri Emanullah Han’la görüştü.(14) Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na 1 Nisan 1921 tarihli bir mektup gönderdi ve bazı taleplerde bulundu. Mustafa Kemal Paşa, 10 Temmuz 1921 tarihli yazıyla bu taleplerin görüşüldüğünü, vekiller tarafından da uygun görüldüğünü Milli Müdafaa Vekâlet’ine bildirmiş ve

“Afganistan Ordusunda çalışmakta olan Türk zabitan ve efradının Milli Ordu kadrosuna dahil edilmelerini,

“Afganistan’da çalıştıkları müddetçe izinli sayılmalarını ve ailelerine maaş tahsis edilmesini ve ilgililere bu hususta bilgi verilmesini,

“Cemal Paşa’nın Afganistan Ordusu Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetini deruhte edecek bir zat ile mahiyetinde on kişilik bir askeri heyet talep ettiğini, askeri heyetin gönderilmesinin, masraflarının Afganistan Hükümeti tarafından karşılanması kaydıyla, kabul edilmesini” rica etmiştir.

BMM Başkanlığı, Mustafa Kemal Paşa’nın bu ricasını aynı gün 6/753 numaralı tezkereyle kabul etmiştir. Böylece söz konusu tarihten itibaren Afganistan ordusunda çalışan Türk zabitan milli orduya dâhil edilmiştir. Cemal Paşa, bu tarihten sonra Afganistan’daki faaliyetlerini Türk milli ordusu adına yürütmeye başlamıştır.(15)

Cemal Paşa, Moskova’ya döndükten sonra da Afganistan’a destek için Rus yetkililerle, Alman ve Fransız çeşitli çevrelerle görüşmelerde bulundu.

DİPNOTLAR:
(1) Atatürk’ün Bütün Eserleri (ATABE), Kaynak Yayınları, İstanbul, c.3, s.183.
(2) ATABE, c.3, s.179.
(3) “23 Temmuz (10 Temmuz) bilindiği gibi 1908 Devrimi’nin, Hürriyetin İlanının yıldönümüdür. 1909’da ilk yılından başlayarak Îd-i Millî, Millî Bayram olarak kutlanmıştır. Hürriyet Bayramı Mütareke yıllarında kutlanamadı. 1919 ve 1920’de hükümet tarafından yasaklandı.Ancak 1922’de Ankara’da BMM önünde geçit töreni düzenlendi. (Hasan Akbayrak, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Milli Bayramlar”, Tarih ve Toplum, 8, no: 43, Temmuz 1987, s.35)
(4) ATABE, c.3, s.185
(5) ATABE, c.4, s.250.
(6) ATABE, c.4, s.251.
(7) ATABE, c.30, s.119-123.
(8) Tevhid-i Efkâr, Sayı 3386-358, 8 Haziran 1922; Açıksöz, Sayı 350, 3 Aralık 1921; Vakit, Sayı1534; Aktaran, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşımız’da Türk Afgan İlişkileri, Kaynak Yayınları, 2002, s.32, 36.
(9) Hâkimiyeti Milliye, Sayı 257, 7 Ağustos, 1921; Aktaran, Sarıhan, age, s.33.
(10) Vakit, Sayı 1614; Aktaran,Sarıhan, age., s.36. 
(11) Nevzat Artuç, Doç. Dr. “Mustafa Kemal Paşa’nın Cemal Paşa Ailesine Sahip Çıkması”, Süleyman Demirel Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2020, sayı: 51, s. 47-60.
(12) age, Feridun Kandemir, “Cemal Pasşa’nın Son Günleri”, Yedigün, (Yazı Dizisi), c. IV, s. 85, 24 Ekim 1934, s. 6.
(13) ATABE, 3 Temmuz, 1921, c.11, s.226.
(14) age.
(15) Alaattin Uca, “Cemal Paşa’nın Resmi Hal Tercümesi ve Milli Savunma Bakanlığı Arşivi’ndeki Bazı Belgeler”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sa. 41, Erzurum, 2009,s. 277, 278, 297; Ek.13.Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal’in Müdafaa-i Milliye Vekaletine Yazdığı Yazı., Milli Savunma Bakanlığı Arşivi, Lodumlu, Ankara.)

3: Bu Amerikan huyunun yalnız Afganlara dönük olmadığını unutmamalıyız

ABD’de Vakit gazetesinin muhabiri olarak bulunan M. Zekeriya (Sertel), Amerikalıların Doğu ve İslam milletlerine bakışını mektubunda şöyle yorumlayarak aktarmıştı: ‘Onlara göre İslam hükümetleri medeni olamaz. Siyasi bağımsızlığa layık görülemez.’ Bu ifade sizlere tanıdık geliyor mu?

Bu Amerikan huyunun yalnız Afganlara dönük olmadığını unutmamalıyız” sözü bugün değil ta 1921’de söylenmişti.(1) Sanki bugüne sesleniş.

İngilizler’in korkulu rüyası gerçek olmaya başlamıştı. Ortak düşmana karşı birlik adım adım “duygusal” olmaktan çıkıyor, mücadelenin nesnel temelleri oluşturuluyordu.

Kasım 1920’de Milli Mücadele’nin önderlerinden, Garp Cephesi Kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Sovyet Rusya’nın başkenti Moskova’ya elçi olarak atandı ve Milli Mücadele’nin son dönemine kadar orda görev yaptı.

14 Aralık 1921’de yola çıktı, 19 Şubat günü güven mektubunu sundu. Yusuf Kemal (Tengirşenk) ve Rıza Nur’dan oluşan bir heyet de Rusya’ya gitti. Uzun süren görüşmelerden sonra 16 Mart 1921’de Türk-Sovyet Muhadenet Ahitnâmesi imzalandı. Rusya tarafında Çiçerin ve Celal Korkmazov’un imzası vardı. Kurtuluş Savaşı’nın kaderini etkileyecek maddeler kabul edildi. Bu bir anlamda zincirin ilk halkasıydı. Mustafa Kemal’in tanımıyla “her ülke bağımsız ve güçlü” olmalıydı. Misakı Millînin Sovyetler tarafından kabulü Doğu sınırımızı rahatlatmıştı. Böylece oradaki önemli askeri gücümüz Batı’ya sevk edilebilecekti. Antlaşma onay için 21 Temmuz’da Meclis’te görüşülürken de bu konu özellikle gündeme geldi.(2) Batı’da emperyalizme karşı kazanılacak zaferle birlikte Sovyet Devrimi’nin yaşaması, ta Afganistan’dan hissedilecek, İngiliz emperyalizmini sarsacaktı. Kapitülasyonların kaldırılması da sağlanırsa ekonomik yansımaları olacaktı. Millî Mücadele için para, silah ve donanım yardımı da sağlandı.

 Atatürk ve Afgan Emiri Emanullah Han Ankara’da. Parmaklar aynı yönü gösteriyor.

Atatürk ve Afgan Emiri Emanullah Han Ankara’da. Parmaklar aynı yönü gösteriyor

CUMHURİYET DEVRİMLERİNE VARMAK İÇİN AFGANİSTAN’LA ANTLAŞMA

Bu görüşmeler sürecinde Afganistan heyeti de Moskova’daydı. Üçü de aralarında antlaşmalar imzaladılar.

Sovyet-Afgan antlaşmasından üç gün sonra 1 Mart 1921’de Türkiye ile Afganistan arasında imzalandı. O da Meclis’te Sovyet Rusya Antlaşmasıyla aynı gün görüşüldü ve onaylandı. Türkiye adına Yusuf Kemal ve Rıza Nur, Afganistan adına General Muhammed Veli Han vardı.

Bu ilk iki kardeş ülke arasındaki antlaşma Yusuf Kemal Bey’in (Tengirşek) 21 Temmuz 1921’de Meclis’e sunarken aktardığı gibi “delege tarafından bismillahirrahmanirahim’den başlayarak ağlayarak okundu ve fatiha ile son verildi. Türk heyetinin hazırladığı metin bir harfi bile değiştirilmeksizin olduğu gibi kabul edildi.” Daha sonra bu antlaşma Büyük Millet Meclisi’nin de onayına sunuldu. Heyecanla karşılandı.

“ABDULLAH AZMİ Ef. (Eskişehir) — Yalnız iki büyük kardeş ve müstakil devlet arasında ilk defa olarak Muahede akdolunuyor. Bunu dua ile tahtim edelim. (Muvafık sesleri)

“SIRRI B. (İzmit) — Efendim, kullanılan dualar bu esasa tuygun düşmez, binaenaleyh bunu düşünerek söylemek icabeder, ona göre dua edilsin.

BİR MEBUS Bey — Efendim, kabul edilsin, akibinde dua edilsin.”

Usule uyuldu. Öyle oldu.

Önce anlaşma onaylandı, sonra dua edildi.(3)

Devleti âliyei Türkiye ve Afganistan, yekdiğerine bütün samimi kalbiyle bağlı, aynı emel ve ortak menfaatlara sahiptiler. Birinin saadet ve felâketinin diğerinin saadet ve felâketine sebep olacağı kanaat ve inancındaydılar. Şark Aleminin bu uyanış mücadelesinin başladığı devrinde eskisi gibi ilişkide olmadan tek başlarına kalmaları artık mümkün olmayacaktı. Bunun zorunlu bir vazife olduğuna karar verdiler. Bir vücudun parçası gibi birine gelecek ızdırap ve azardan diğerinin de etkilenmesini doğal gören bu iki kardeş devlet aralarında öteden beri var olan manevi birliği siyasi alana geçirerek maddi ve resmi ittifak haline getirdiler.

Bütün Doğu’nun mutlu geleceği adına hayırlı bir başlangıç olmak üzere ittifak anlaşması yapmayı uğur saydılar ve karar verdiler.

Bu antlaşma koşulları hâlâ geçerli midir? Hâlâ hayırlı mıdır?

Yoksa yaşamınızın bir uçak tekerleğinde mi son bulmasını istersiniz?

O zaman da soru Mustafa Kemal Paşa için buydu.

Cumhuriyet’e ve devrimlere ilerlemek amacındaydı. Daha Kongre’ler döneminde böyle olduğunu biliyoruz. Engeller böyle aşılacak, yol düzlenecekti.

İki ülke de birbirlerinin bağımsızlığını tanımayı farz biliyorlardı.

Bütün Doğu milletlerinin tam serbestlik, özgürlük ve bağımsızlık hakkına sahip olduklarını, istediği hükümet biçimi ile kendini yönetmekte özgür olduğunu onaylıyorlardı.

Taraflar Doğu’yu istila ve istismar siyasetini güden herhangi bir emperyalist tarafından diğerine yöneltilecek saldırıyı bizzat kendine yönelmiş sayarak mevcut ve mümkün araçlarla def eylemeyi kabul ediyordu.

Birbirlerinin aleyhine herhangi bir devletle anlaşma yapmayacaklardı.

Birbirlerine eğitim, ticaret ve diğer ihtiyaçlarını bildireceklerdi. İki ülke arasında düzenli ve özel postalar kuracaklardı.

Türkiye, Afganistan’a kültürel yardım, öğretmen ve subay gönderecekti. Bu kurul beş yıl hizmette kalacaktı. Sürenin bitiminde Afganistan istediği taktirde yeniden gönderecekti.

Rıza Nur ayrıca verdiği raporda Afganistan’ın çok ilkel bir durumda olduğunu, hiçbir teşkilatın olmadığını vb yazmıştır. Kazım Karabekir ise bu bakış açısını sakıncalı bulduğu notunu ekleyerek raporu Ankara’ya iletir.

ANADOLU BASINI ALKIŞLARLA KARŞILIYOR

Anadolu basını anlaşmayı alkışlarla karşılar.

Çok doğal. Çünkü Hariciye Vekilimizin söylediği gibi “

Bu arzular Büyük Millet Meclisinin ve umum Türk Milletinin arzusuna tamamiyle muvafıktır. ”(4)

Hâkimiyet-i Milliye Türkiye’nin Lond-ra’ya gönderdiği delege heyetinin Avrupa’nın emperyalist devletleriyle uzlaşma imkanı bulamadan geri döndüğünü, öte yandan Asya’nın iki büyük devletiyle dostluk anlaşmalarının müjdesinin geldiğini yazıyordu.

Sovyetler Birliği ve Afganistan “Asya’nın iki büyük devleti” diye nitelendiriliyor.

Onlarla yapılan anlaşma da Ankara tarafından müjdeli haber olarak görülüyor.

Çünkü “

Türkiye, diğer Doğu milletleri gibi kuvvetini Doğu’dan aldıkça Avrupa’nın istilacı zihniyetine karşı ancak bu kuvvetle karşı koyabilecektir. ”(5)

Bu kadar açıktır ve nesneldir.

İSLAM HÜKÜMETLERİ SİYASİ BAĞIMSIZLIĞA LAYIK GÖRÜLMÜYOR      

Denklemin kazanan tarafında olanlar Türk-Afgan Anlaşması’nı elbette sevinçle karşıladılar. Anlaşma, Afgan Emiri Emanullah Han tarafından Kâbil’de Abdgâh Camii’nde binlerce kişinin katıldığı törenle onaylanmıştı.

Aynı tarihlerde Muhammed Veli başkanlığında bir heyet ABD’ye de gitmişti. Afganistan’ın tanınması için görüşmeler yapacaktı. ABD basınında bu haber alay konusu yapıldı. Elçilik açmanın ne olduğunu bile bilmedikleri, ABD Afganistan’ı tanımadığı için Cumhurbaşkanı’nın görüşmeyeceği yazıldı çizildi.

Hangi Afganistan’ın bağımsızlığını istemeye gelmişler ki…

ABD’nin böyle bir devletten haberi bile yok…muş…

Misyonerlerine serbestçe girme izni verilirse belki tanımayı düşünebilir…miş…

Afgan Emiri’nin akrabası Fatma Settar Hanım ve iki çocuğu da New York’taydı. Onlar da haber konusu oldular. Fatma Hanım iki çocuğunu okula yerleştirmek üzere gelmişti. Büyük oğlu Haşim “Memleketim yeni bir rehber sınıfına muhtaç. Gelecek için geniş programlar yapıyoruz. İnşallah yakın zamanda yeni bir Afganistan yapacağız” demiş.

Bu ziyaret de giysilerine kadar basında alay konusu olmuştu.

Aynı cephede olunca demek ki aradan yüzyıl da geçse tavır değişmiyor.

O sırada ABD’de Vakit gazetesinin muhabiri olarak bulunan M. Zekeriya (Sertel), bu tutumun Amerikalıların Doğu ve İslam milletlerine bakışlarından kaynaklandığını 17 Temmuz 1921 tarihli mektubunda şöyle yorumlayarak aktarmıştı:

“Onlara göre İslam hükümetleri medeni olamaz. Siyasi bağımsızlığa layık görülemez.”

Bu ifade sizlere tanıdık geliyor mu?

Tarih tekerrürden ibaret sözlerine katılmasak da, emperyalizm döneminde “iki zümre” olduğunu daha önce yazmıştık. Atatürk Türkiyesi’nin gazetecileri de, aydınları da siyasileri de “kıyafetlerine bakmadan” Afganistan’la ilişkileri alkışlarla ve dualarla karşılarken, Doğu’ya yönelişi geç kalmış bir girişim, nihayet doğruyu bulmak olarak değerlendiriyorlardı.

Zaten Vakit gazetesi muhabiri mektubunda hemen sonraki satırda kendi görüşünü de yazmış.

“Maamafi, Amerikalılar ne söylerse söylesin, Afganistan hükümeti ve milletinin bu iki heyeti bizim için çok dikkat çekicidir.”

Haber gazetede 13 Ağustos 1921’de Fatma Settar’ın fotoğrafıyla verilir.

Çünkü biz mazlum milletlerle kaderimizin bir olduğunu görüyorduk.

Gözlerimiz ne bugün ne de o gün Londra’da ev bakmaya, ya da Washington D.C.’de ikbal aramaya gitmemişti.

Bizim mazlumlardan yana gazetecimiz Afganlarla alay edenleri, tepeden bakanları da memleketindeki mandacıları da görüyordu. Kibarca şöyle yazmış:

“20. yüzyılda gülünç değil mi? Fakat gerçek.

Amerika’yı bize yanlış tanıtmışlar. İyi tanısaydık, elimizi Wilson’a uzatıp hak diye bağırır mıydık? Bu Amerikan huyunun yalnız Afganlara dönük olmadığını unutmamalıyız.”(9)

Türkiye’nin Afganistan Büyükelçisi Fahreddin Paşa ve Afgan Emiri bayraklarına sarınmış dostluk fotoğrafı çektirmişler.

Türkiye’nin Afganistan Büyükelçisi Fahreddin Paşa ve Afgan Emiri
bayraklarına sarınmış dostluk fotoğrafı çektirmişler.

İNGİLİZ PARMAĞI HER YERDE MİLLETLERİN ZARARINA FAALİYETTE

İlginç olan Anadolu’nun her köşesinden, örneğin Bolu’dan da olaylar, emperyalizmin pençeleri çok açık görülmektedir. Bolu’da yayımlanan Türkoğlu gazetesinde Afganistan’la İran arasında anlaşma yapılınca, Mithat Akif bu gelişmeyi “mesut bir olay” olarak görür ve şöyle yazar:

“Britanya adasında ne kadar İngiliz nüfus varsa, bütün bu nüfusun parmakları miktarınca, dünya yüzünde yaşayan her çeşit millet ve hükümetlerin işlerinde mutlaka İngiliz parmağı mevcuttur. Fakat bu parmaklar, o milletlerin zararına olan işlerde harekete gelir. (…)

Kendi memleketinden milyonlarca fersah uzak mesafelerde bulunan; ne din, ne millet ne de hudut ve hukuk vesaire bakımından hiçbir alakası olmayan memleketlere gidiniz, mutlaka o memleketlerin idaresizliğinde, intizamsızlığında, ihtilal ve karışıklıklarında, İngiliz parmağının oynağını göreceksiniz. (…) herhangi bir diyarın huzur ve barış içinde yaşamakta olan halkını isyan ve zilletlere sevk ve tahrik için çalışan gene İngiltere parmağıdır. (…)

Şimdi bu iki İslam hükümeti, bir ittifak anlaşması yapmak suretiyle de kuvvetlerini birleştirmişler ve yumruklarını da sıkmışlardır. Acaba bu yumruk kime karşı?” (Mithat Akif, Türkoğlu, Sayı 12, 30 Ekim 1921; Sarıhan, age., s.39. )

İşte tayin edici soru budur.

Moskova’da Türk-Sovyet Antlaşması imzalanıyor. 16 Mart 1921

 Moskova’da Türk-Sovyet Antlaşması imzalanıyor. 16 Mart 1921

BU YUMRUK KİME KARŞI

O yumruğun kıymetini bilen, ona ihtiyacı olan doğru yanıtı arar bulur.

Kılığına kıyafetine bakmaz; tam tersine o durumdan kim sorumluysa o güçlü yumruğu onun kafasına yöneltir.

Bugün Kâbil Havaalanına bakınca o kadar insanı kim o zavallı duruma düşürdü, sorusunun yanıtını aramak gerekmez mi?

Bir anneyi emzikli bebeğini, henüz kendi bedeninin bir parçasını yabancı askere teslim edecek kadar kim çaresiz kıldı?

Kim o insanları aç ve Ortaçağ ilişkilerinde bıraktı?

Kim o insanları kendi milletine karşı ajanlık yapacak kadar onursuzluğa düşürdü?

Yumruk kime karşı??

İstanbul basını ise başka bir “zümrenin” hizmetindedir. Körlüğü ondan kaynaklanmaktadır.

Ali Kemal. Tanıtmamıza gerek yok. O da şöyle yazıyordu:

“Avrupa’da kaale bile alınmayan Orta Asya’dan Ukrayna’ya kadar geçici ve muhtelif devletlerin birbiri ardına Ankara’ya gelen elçilikleri için sarf olunan vakit ve paraya ne derece esef edilse yeridir. Çünkü havaya gidiyor demektir.” (Peyamı Sabah, 29 Aralık 1921’den aktaran Sarıhan, age, s.38.)

Onun soluduğu hava başkadır.

O Doğu’ya değil Batı’ya “cihan medeniyeti” cephesine yönelmekten yanadır. O’na bakarsanız, “Doğu’yla Batı’nın ezeli mücadelesinde Batı’nın yenildiği görülmemiştir. Hele bu sefer hiç görülmeyecektir. Böyle Ortaçağ idarelerini Ankara, Azerbaycan, Erivan, Moskova, Afganistan bir zaman daha götürür, yaşatır. Ama İstanbul Avrupa’nın parçasıdır. Sindiremez. Bize Moskova’dan, Turan’dan, Türkistan’dan Asya’dan imdat gelmez. İtilaf devletlerinin teveccühünü kazanmamız gerekir.”(10)

Asıl Ali Kemal’in “İstanbul”unu ne bu kahraman Türk milleti ne de Afgan milleti sindiremedi. Afgan halkıyla, Kâbil’le gücünü birleştirip bağrından o zararlı unsurları söküp attı.

Yedi düvelin sırtını yere getirdi. İstiklâlini kazandı.

Batı o zaman da yenildi. Bugün de.

Ama bu kaçınılmaz yenilgi emperyalizmin Atlantik’te yine büyük dalgalarla boğuşan, artık bir yandan da su alan gemisinden bakılınca bugün bile görülmüyor.

DOĞU’NUN MUTLU GELECEĞİ İÇİN HAYIRLI BAŞLANGIÇ

Kastamonu Açıksöz gazetesi Türk-Afgan anlaşmasının haberini “Doğu’nun mutlu geleceği adına bir hayırlı başlangıç” başlığıyla vermişti.

Oysa bu başlangıç bazıları için uzun süredir korkulu rüyaydı. Winston Churchill çok daha öncesinden Rusya’daki, Anadolu’daki ve Afganistandaki gelişmeleri izliyor ve bu nesnel hesabı şöyle değerlendiriyordu:

“Bolşevikler, Kafkasya’yı geçip Türk milliyetçileriyle birleşirlerse ne yaparız? Hazar’ı ele geçirip Kuzey İran’ı istila ederlerse, Türkistan’a hâkim olup Afganistan’la birleşerek Hindistan’ı dışarıdan tehdit eder, içerde de ihtilal için çalışırlarsa ne yaparız?”(6)

The New York Times da 1919’da benzer saptamayı yapıyor, Doğu’nun birleşmesinin neye yol açacağını görüyordu:

“Türkler umutsuz bir silahlı karşı koymaya girişecekler. Turan’dan gelecek kuvvetlere, İranlılar’a, Tatarlara, Afganlara, Gürcülere, hatta Bolşeviklere güveniyorlar.”(7)

Türkiye’nin dünya siyasetinde önemli bir gücü temsil ettiğini söyleyen Sovyet devletinin önemli Doğu uzmanlarından A. Skaçko’ya göre; “Savaşlardan yorgun düşmesine, sanayiye, askeri sanayiye sahip olmamasına karşın kendi buğdayıyla beslenebilen Türkiye büyük direniş gücüne ve dayanıklığa sahiptir.”

Burada Türkiye’nin gündemindeki üretim devrimi programının, “kendi buğdayıyla” beslenmenin ne kadar anlamlı olduğuna bir gönderme yapalım ve Sovyet Doğu uzmanını dinlememeye devam edelim:

“Devasa sanayisi olan Almanya’nın gücü İtilaf devletleri tarafından kırılmıştır. Ama Türkiye direnmektedir. Türkiye’nin önemli bir gücü de diğer İslam halklarına etki etmesidir. Hindistan’da ‘İstanbul’dan elini çek’ sloganlarıyla çok büyük grevler ve eylemler yapılmıştır. Afganistan’da İngiliz etkisiyle mücadele ancak Türklerin yardımıyla olabilecektir.”(8)

Mustafa Kemal’in “Tü̈rkiye azim ve mü̈him bir gayret sarf ediyor. Çünkü mü̈dafaa ettiği dava, bütün mazlum milletlerin, buütün Doğu’nun davasıdır” derken haklıydı. Onun için kendine güveniyordu. İşte o liderlik, mücadeleyi başarıya ulaştırdı.

Bugün de akıl yolu aynıdır.

DİPNOTLAR:
(1) Vakit, 13 Ağustos 1921; Vakit, 1 Ağustos 1921.
(2) TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, 53.İçtima, 21 Temmuz 1337 (1921), c.11, s.320-333)
(3) TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, 53.İçtima, 21 Temmuz 1337, c.11, s.318-320.
(4) TBMM Zabıt Ceridesi, age., s.320.
(5) Hâkimiyeti Milliye, Sayı 141, 24 Mart 1921.
(6) Mehmet Perinçek, Kafkasya’da Türk-Sovyet Askeri İşbirliği (1919-1922), Kaynak Yayınları, s.26.
(7) Osman Ulagay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, Kaynak Yayınları, 1974, s.57.
(8) Mehmet Perinçek, age., s.399
(9) Vakit, 13 Ağustos 1921;Vakit, 1 Ağustos 1921. Aktaran Sarıhan, age., s.37,38.
(10) Peyâmı Sabah, 13 Ağustos 1920; 26 Eylül 1920; 29 Ekim 1920;16 Kasım 1920.

4: Ayağa kalkan Asya Dünya dengelerini değiştiriyor

‘Biz Türkiyeliler Asyai bir milletiz, Asyai bir devletiz. Dolayısıyla, bizim samimi kütlemizde yüksek mevkii muhakkak olan Afganistan ile münasebetlerimizdeki ehemmiyet derecesini idrak etmiş bulunuyoruz’

Cepheler gerçekten de birbirinden çok kesin çizgilerle ayrılmaktadır.

Emperyalizme karşı mücadele sertleştikçe çizgiler daha da keskinleşmektedir.

Bugün Türkiyemiz üzerindeki bu baskı ve şiddet; Türkiye’nin “hizadan” çıkmasıyla PKK ve FETÖ’ye karşı siyaset ve uygulamalarıyla artmaktadır. Tıpkı 1920’lerdeki gibi iki cephedeki ayrışma da giderek daha pervasız ve açık olmaktadır.

Afganistan’ın yanında mısınız, emperyalizmin yanında mı? Afganistan’ın bugünkü yönetim koltuğunda oturan Taliban’ın mı, yoksa koltuğunda uyuya kalan Biden’ın mı?

Bu soruya isterseniz yanıt vermeyin, Afganistan kendi geleceğini belirlemektedir.

Ernest Hemingway, 1922’de Afganistan gerçeğini yazıyor: “Mustafa Kemal’le anlaşma imzalamış, 1919’daki dağlılara benzemeyen, iyi donatılmış ve yetiştirilmiş bir Afgan ordusu var. Mustafa Kemal’in başarılarından esinleniyorlar” diyor. Hemingway de kaygılıdır. Çünkü Afganistan’ın varlığı Hindistandaki İngiliz egemenliği için bir tehlikedir.

İngilizler için tehlike olan elbette Türkiye’nin mücadelesine önemli katkı oluyor.

Tıpkı bugün Biden cephesine karşı her mücadelenin Asya cephesine çok önemli katkı olması gibi…

Emrullah Han ve eşi Süreyya’nın Ankara ve İstanbul ziyareti.

Emrullah Han ve eşi Süreyya’nın Ankara ve İstanbul ziyareti

AFGAN BÜYÜKELÇİYİ BÜTÜN TÜRKİYE KARŞILIYOR

İlk Afgan büyükelçisi Ahmet Han Türkiye’de verdiği ilk demecinde “Bütün müslümanların ve Doğu dünyasının Ankara hükümeti çevresinde birlik olup çalışması gerektiğini” söylüyor. Hâkimiyeti Milliye, haberi “İstiklâl için çekilen Afgan kılıcı” başlığıyla veriyor.(1)

Kardeş Afgan büyükelçisi, Millî Hükümeti ilk tanıyan devletin temsilcisidir. Türkiye topraklarına girdiği andan itibaren her kentte, büyük kalabalıklar ve törenlerle karşılanıyor. Coşkulu halk, akın akın trenin geçtiği istasyonlara gidiyor. Afgan büyükelçisi Ankara’da da öyle binlerce kişi tarafından karşılanıyor. Yolun iki yanında polisler, askerler, milli kıyafetleriyle Giresunlular… tren istasyona girerken bando mızıka… Dışişleri bakanından Matbuat Müdürüne kadar devlet erkânı karşılama heyetinde. Çıkınca elçi askeri selamlıyor, nutuk söylüyor. Onu ve heyeti taşıyan arabalar Meclis’in önünden geçerken milletvekilleri bahçeye çıkıyor, alkışlıyor.

Ahmet Han da uzaktan Ankara’yı görünce ayağa kalkmış, istasyona girinceye kadar ayakta beklemiş. Afganistan’dan gelmeleri de 57 gün sürmüş. Ama 23 Nisan’da yetişmeye çalışmış.

Büyükelçi Ahmet Han 25 Nisan 1921’de hükümet ve Mustafa Kemal tarafından kabul edildi. Hakimiyeti Milliye’nin haberine göre İslam devletlerinin uyanışı ve birlikte hareket etmeleri konuşulmuştur. Büyükelçi şöyle diyordu: “Batı’nın asırlardan beri saldırılarına sinesini siper ederek İslam Dünyasına bayraktarlık yapan Türk milletinin son zamanlarda Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığı ve yönetimi altında gösterdiği kahramanlık ve büyüklük Afgan milletini son derece duygulandırmıştır.”

Büyükelçi, Türk milletinin millî emellerinin gerçekleşeceğini, bunun da Afgan milletini sevince boğacağını düşünmektedir. Türkiye ve Afganistan bir terazinin iki kefesi gibidir. Dostluk ve barış için birlikte hareket edeceklerdir. Mustafa Kemal’e göre de “Artık İslam dünyası, istilacı milletlerin zulüm ve kahırlarından kurtulacaktır.”(2)

Afganistan Büyükelçiliği’ne bayrağı göndere Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa çekti. 10 Haziran 1921’de çay ziyafeti verildi ve özel merasim yapıldı. Çay sofrası Türk, Afgan ve Rus Sovyet bayraklarıyla ve çiçeklerle süslenmişti. Çay ziyafeti esnasında askeri bir bando tarafından lâtif havalar çalınmaktaydı.

Mustafa Kemal Paşa, konuşmasında “Türkiye ile Afganistan el ele vererek dostça mesaiye girişmesi siyaset âleminde mühim bir denge temin edecek kadar ehemmiyet ve kudrete sahiptir. Bu mesainin fiili eserleri şüphesiz ileride görülecek ve İslam âlemi için saadet sebebi olacaktır” dedi.

Gerçekten de çok kısa zamanda görüldü. Büyük umutlar yarattı.

Ayağa kalkan Mazlumlar, Dünya dengelerini değiştiriyordu.

Hem Türkiye hem Asya hem de Arap ülkelerinden bağımsızlık mücadeleleri yükseldi.

Afganistan Elçiliği’nin açılış töreninde bayrak göndere Mustafa Kemal Paşa tarafından çekildi.

Afganistan Elçiliği’nin açılış töreninde bayrak göndere Mustafa Kemal Paşa tarafından çekildi

AFGANLAR CEPHEYE GİTMEK İSTİYOR

Sultan Ahmet Han, konuşmasında Türkiye, Afganistan ve Sovyetler Birliği’nin arasındaki ittifakın Doğu’yu istila emeli besleyenlerin ellerini kıracağını söylemişti. 

Kemal Paşa, Büyükelçiyi şu sözlerle onaylıyordu:

“Doğu âleminde baskı altında olan insanlar için Türkiye, Afganistan ve Rusya Şûralar Cumhuriyeti ittifakı pek güzel tasvir buyurduğunuz gibi memnuniyet vericidir. İnşallah bu ittifak daha feyizli olacaktır.”(3)

Hemen İngiltere’ye raporlar gitti. Üç devletin adının konuşmalarda bir arada ittifakla anılmasından tedirgin oldular.

Tehlikeli üçlü!

Haksızlar mı? İşler, onlar için tam da iyi gider gibi gözükürken… Bu birliktelik güçlendikçe güçleniyor.

Sakarya Savaşı öncesindeyiz.

Meclis içinde bile sesler yükseliyor. Tartışmalar şiddetleniyor. Umutsuzluk ve karamsarlık egemen. Eskişehir, Kütahya derken düşman, beş çayına Ankara’da randevu veriyor.

Afganistan Büyükelçisi basına açıklama yapıyor:

“İngilizler açıktan açığa Türkiye’ye karşı savaş ilan edecek olurlarsa Afganistan ‘da İngiltere’ye savaş açacaktır!” “İslam dünyası bu saldırıyı kendisine yapılmış saymaktadır.” “Türkiye’de yaşayan Afganlar her gün elçiliğe başvurarak cepheye gitmek için izin istemektedirler.”

Bütün heyet cepheye koşma arzusundadır. Elçi de bir nefer gibi çarpışmak istemektedir. Elçi, durumu bütün açıklığıyla dile getirir:

“Türk ordusu namusunu, toprağını, vatanını savunuyor. Düşman ordusundan farkı budur. Yunanlılar ise istila ve fetihçilik için, bir hayal ve başkalarının menfaatı için savaşıyorlar.”(4)

Bütün heyet cepheye koşma arzusundadır. Elçi de bir nefer gibi çarpışmak istemektedir.

Elçi, durumu bütün açıklığıyla dile getirir:

“Türk ordusu namusunu, toprağını, vatanını savunuyor. Düşman ordusundan farkı budur. Yunanlılar ise istila ve fetihçilik için, bir hayal ve başkalarının menfaatı için savaşıyorlar.”(4)

İşte cephe ona göre belirleniyor. “Düşman”dan yana mısınız, “dost”tan yana mı?

Kişilerin kim olduğu değil, emperyalizme karşı aldığı tutum önemlidir. İngilizlerin Asya’da gezdirdikleri kibir meşaleleri artık mahkum olmaktadır.(11)

Afganistan’da Emirler değiştikçe bağımsızlık gününün tarihi değişir. Yeni Emirin tahta çıkışına göre kutlanır. Ama Ankara için tarih değil, Afganistan’ın bağımsız olması önemlidir, kutlamaları sürer.

BİZ TÜRKİYELİLER ASYAİ BİR MİLLETİZ, ASYAİ BİR DEVLETİZ

Kaderde ortak Afganistan’ın Büyükelçiliğinin Tekalifi Millîyeyi anlaması zor değildir.. Bin lirası şehit çocuklarına, bin lirası gazilerin ihtiyaçları için harcanmak üzere Hilali Ahmer’e bağışta bulunurlar. Bu oldukça yüksek bir tutardır.

Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis açış konuşmasında Sultan Ahmet Han’ın adı geçince bile bir alkış kopar. Çünkü “Ankara’da hepimizin kalplerinin sevgilisidir.”(5)

2 Mart’ta okunan büyükelçinin şu sözleri gerçekten Meclis’i heyecanlandırır:

“Sizler sonsuza kadar İslamın bayraktarı, İslam Birliği ve kardeşliğinin merkezi olacaksınız. (alkışlar)

Siz nasıl isterseniz bakınız, fakat bütün Müslüman milletleri, özellikle Afgan milleti daima sizi gözünün nuru sayıyor. (alkışlar) (…) Sizinle birlikte bütün Müslüman milletleri bütün mazlum milletler kurtuluşa kavuşacaktır. (…) Hürriyetlerini kılıçlarının kabzasına bağlayan milletler, onu hiçbir zaman kaybetmezler.”

Millî Mücadele döneminde Afganistan büyükelçisi Ahmet Han’ın Konya Lisesi’ni ziyareti. Soldan sağa: Konya Lisesi 12. sınıftan Mehmet ve Nuri, Kâtip, Maarif Müdürü Mehmet Ferit (Uğur),Afgan Büyükelçisi Ahmet Han, Dr. Ahmet Şükrü, Konya Lisesi Müdürü Nuri, 12. sınıftan Tevfik.

Millî Mücadele döneminde Afganistan büyükelçisi Ahmet Han’ın Konya Lisesi’ni ziyareti. Soldan sağa: Konya Lisesi 12. sınıftan Mehmet ve Nuri, Kâtip, Maarif Müdürü Mehmet Ferit (Uğur),Afgan Büyükelçisi Ahmet Han, Dr. Ahmet Şükrü, Konya Lisesi Müdürü Nuri, 12. sınıftan Tevfik.

BİRİ HİLALİ TUTMUŞ BİRİ GÜNEŞİ

Çok sayıda milletvekili söz alır.

Yüksek medeniyete, yüksek bir dile sahip olan, mert ve yiğit Afganların bağımsızlık için mücadelesi övülür. Biri Asya’nın batısında, biri ortasında; biri hilali tutmuş biri güneşi istiklalini koruyan iki hükümet. Bizim düşmanımız onların da düşmanı, dostumuz onların da dostu. Afgan tarihi öyle haberler veriyor ki, kadınlar bile silaha sarılarak düşmana karşı yürümüş. Burada bizim Meclis’ten “Yaşasinlar!” sesleri yükselir. Ay ile güneşin bir araya gelişi müjdelenir. Oysa İngiliz raporlarına göre hiçbir sömürgesinde kullanmadığı orduyu Afganistan’da kullanmışlar ama karşılarında yedi bin Afgan askeri, düzensiz kabilerle 35 bin kişi varmış. İngilizler bu kuvvet karşısında aciz kaldıklarını itiraf etmişler. Zalim Avrupa, hırslı kapitalizm, Asya’yı mazlum bırakmış. Kahrolsun! Sesleri.. Asya hiçbir gün esirliği kabul etmiş bir milleti sinesinde barındırmamıştır.(6)

Meclis kurulduğundan bu yana başka bir ülke hiç bu kadar övüldü mü bilmiyoruz.

Ancak kararın siyasi olduğu tartışılmaz.

Kemal Paşa da 2 Mart’ta elçiye bir yanıt veriyor. Konuşmasında ilkönce şu vurguyu yapıyor:

“Hakikaten Afganistan her taraftan çevrilmiş ve kuşatılmış bulunuyordu. Bugün ise o yolların en mutluluk verici olanları bizim için açık bulunmaktadır. Şüphesiz Rus milletinin büyük inkılabı bu yolların açılmasına sebep olmuştur.”

Ve Meclis’teki ve sokaktaki hem duygusal hem de siyasi tutumun gerekçelerine aslında açıklık getiriyor:

“Afganistan tabii ve coğrafi vaziyeti itibariyle pek büyük bir ehemmiyete sahiptir. (…) irbirind

Biz Türkiyeliler Asyai bir milletiz, Asyai bir devletiz. Dolayısıyla, bizim samimi kütlemizde yüksek mevkii muhakkak olan Afganistan ile münasebetlerimizdeki ehemmiyet derecesini idrak etmiş bulunuyoruz.”(7)

Türkiye işte yine Avrasya coğrafyasında ve siyasetinde lider bir ülke olmanın görevlerini yerine getirmekle yükümlüdür. Bu gerçeklerin bilincinde bir siyaset izleyecek.

-HALİFELİĞİ KALDIRALIM BAĞIMSIZ AFGANİSTAN KABUL ETMEZ

-BİRLİĞİMİZİ PANİSLAMİZM GİBİ GÖSTERMEYELİM RUSLARI ENDİŞEYE SEVKETMEYELİM

Halife meselesi ve kaldırılması tartışılırken bile Mustafa Kemal Paşa’nın hassasiyeti, “Afganistan kabul eder mi, o bağımsız bir devlet” saygısıdır…(8)

“Nitekim Afgan Emiri, yapmış olduğumuz antlaşmada bir iki noktayı kendi bağımsızlığına müdahale olarak görmüş, kabul etmemiş ve demiştir ki: Ben hiçbir suretle milletin bağımsızlığına kimseyi karıştırmam. Benim namaz kılacağım camideki hatibe ve bu hatibin söyleyeceği hitabete dahi ait olsa…”

MAKSADIMIZ BAĞIMSIZLIK HAKKI

Dikkat edilmesi gereken bir nokta daha vardır.

Türkistan, Afganistan ve Acemistan gibi İslam memleketlerinde daha yeni doğmakta olan milli harekâtın birleştirilmesi ve düzenlenmesi, amaçlar ve maksatların Rusları şüphe ve endişeye sevk etmemesi için Panislamizm şekil ve suretinde gösterilmesinden” kaçınılmalıdır.

Maksadımız “İngiltere tahakkümüne karşı insanca mevcudiyet temini ve bağımsızlık hakkının geri alınması”dır.

Bu şekilde gösterilmesine bilhassa dikkat ve önem vermelidir.(9)

Bu Enver Paşa’ya da önemli bir uyarıdır.

Her şey maksada uygun ince ince hesaplanmaktadır.

Bizlerin biraraya gelmesi Panislamizme yönelik değildir; mazlumların zalimlere karşı birliğidir ve bunun başarıya ulaşacağından kuşkumuz yoktur.(10)  

Kişilerin kim olduğu değil, emperyalizme karşı aldığı tutum önemlidir. İngilizlerin Asya’da gezdirdikleri kibir meşaleleri artık mahkum olmaktadır.(11)

Afganistan’da Emirler değiştikçe bağımsızlık gününün tarihi değişir. Yeni Emirin tahta çıkışına göre kutlanır. Ama Ankara için tarih değil, Afganistan’ın bağımsız olması önemlidir, kutlamaları sürer.

ATATÜRK SAZ DEĞİL SÖZ

Batılı gazeteciler Ankara’ya akın eder. Biri gelir biri gider Kemal Paşa da onların anlayacağı dilden iletisini verir

 “Biz milliyetperverler gözleri açık adamlarız. Gözlerimizi her gün daha ziyade açmaktayız ve gerek dahilde ve gerek hariçte olup biteni görüyoruz.”(12)

Bir de Biden ekibi neden göremiyor diye merak ediyorduk.

Bonzai’nin etkisi mi, gözlere çekilen sosyal medya yönlendirmeleri mi.

O kadar sıradan da olmadığı anlaşılıyor.

Demek ki Atatürk’ten öğrenecekleri çok şey var. Saz değil söz!

Neden bu kadar özen? Kendisi açıklıyor:

“Bu hususta Türkiye ile Afganistan arasında büyük benzerlik vardır. Afganistan Asya’nın nasıl bir kapısı ise Türkiye de Asya için metin ve sağlam bir kale halindedir. Kuvvetli teminat ile bugün dostlara arz ederim ki, Türkiye halkının son ferdi kanını akıtıncaya kadar bu kalenin muvaffakiyetle ve muzafferiyetle muhafaza olunacağına emin olsunlar.”(13)

20 Mayıs 1928’de Afganistan Emiri Emanullah Han ve eşi Süreyya Türkiye’yi ziyaret eder. Kemal Paşa tarafından özel törenle karşılanan Emir bir hafta Ankara’da resmi görüşmeler yapar, 1 Haziran’da İstanbul’dan ayrılır.

TOPLUMLAR DEVRİMLERLE DEĞİŞİR

Verilen ziyafette Cumhurbaşkanı “Afgan milletiyle kökeni Orta Asya olan ecdadımız arasındaki münasebetler ve kardeşlik bağları pek kadimdir. Tarihin silinmez sayfaları o münasebetlerin ebedi hatıralarıyla doludur” der. Tarihin o ölümsüz kayıtları, bize kardeşlik hislerini ve bağlarını kıymetli bir müşterek miras olarak bırakmıştır. Ancak tayin edici olan iki milletin de bağımsızlık ve hürriyetlerini her ne pahasına olursa olsun “ihlale ve sınırlamaya” asla izin vermemeleridir.

Atatürk, gerçekçi ve nesneldir. “maksada ulaşmanın” koşullarından birinin de bu olduğunun bilgi ve bilincine sahiptir.

Konuşmasında ve konuşmasını hazırlarken defterine düştüğü notta aydınlatıcı uyarılar da vardı.

Bir toplumda zamanla kökleşmiş örf ve âdet, hissiyat ve anlayışlar da önemlidir. Bunlar egemen olabilir, “adeta âmir ve hâkim bir tesir icra ederler”. Ancak bugünkü ilerlemelerden “feyiz ve ilham” almış aydın evlatlarımız önderlik edecek, yol gösterecek geçmişte kaybedilen fırsatların doğurduğu gecikmeyi gidereceklerdir.

Ama ayrıca defterinde şu not da var.

Aktarmayı önemli görüyoruz.

“İlk anda hatıra gelen usul, yavaş yavaş mektep ve diğer vasıtalarla ilim ve fen sahasında ilerleyerek kamuoyunun aydınlatılmasına çalışmak ve zaman ile maksada ulaşmak. Yalnız bu usule tabi kalarak muvaffak olmak isteyen ya muvaffakiyetlerinde çok geç kalmışlar veyahut hiç muvaffak olamayarak mahkûm olmuşlardır. Halbuki milletler için zamanın beklemeye tahammülü yoktur.”

Bu değişikliklerin devrimlerle olacağını Mustafa Kemal elbette çok iyi bilmektedir.

Uzun konuşmasını şöyle bitirir. Biraz da sanki bugünlere, hem Türkiye’ye hem de Afganistan’a göndermedir:

“Afganistan’ın coğrafi vaziyeti ve bu sebeple devletinizin siyasi şartları mühim, ciddi ve naziktir. Tarih, bu ehemmiyet ve nezaketin, içinde bulunulan şartlar ve ahval ne olursa olsun, bir an nazarı dikkatten uzak tutulmamasını emretmektedir. Hatta vehim ve vesveseyle!”

“Afganistan’ın Hindukuş’u ile çetin ve sert tabiatı ve Afgan milletinin müspet zekâ, cesaret ve kahramanlığı ve bilhassa Afgan Devleti’nin mümtaz hükümdarının yüksek şahsiyeti”yle her ihtimalle başarıya ulaşacaklardır. Kardeş millete düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmek için koşacağız.”(14)

Afgan Emiri ve eşi ülkeye döndüklerinde Celalabad’ta aşiretlerin ayaklanmalar başladı. Atatürk, Emanullah Han’a özel bir telgraf çekti:

“Orada bulunan ve yolda emriniz altına girmek üzere olan bütün Türk üstsubay ve subayları sizin için hayatlarını feda etmek emrini almışlardır.”(15)

Emir ülkeden ayrılmak zorunda kaldı.

Ancak Atatürk’ün 1928’de Emanullah Han’a söylediği şu son sözler hâlâ geçerliğini korumaktadır.

“Geleceğin yüksek ufuklarından doğmaya başlayan güneş, asırlardan beri ıstırap çeken milletlerin talihidir! Bu talihin artık bir daha siyah bulutlara bürünmemesi, milletlerin ve onların öncülerinin ihtimam ve fedakârlığına bağlıdır.”(16)

Türkiye’nin bu parlak geçmişi bir talihtir. Doğacak güneşi görme yeteneğine ve birikimine sahiptir. Her zamankinden daha çok geleceği kurmaya hazırdır.

Doğu’nun o yükselmeye aday seçkin milletleriyle el ele verecektir.

Güçlüdür. Güç katacaktır.

DİPNOTLAR:
(1) Hâkimiyeti Milliye, 13 Nisan 1921.
(2) Hâkimiyeti Milliye, 25 Nisan 1921.
(3) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.11, s.200; Hâkimiyeti Milliye, 12 Haziran 1921.
(4) Hâkimiyeti Milliye, Sayı 253, 3 Ağustos 192; age., Sayı 254, 4 Ağustos 1921; aktaran Sarıhan, age., s152- 158.
(5) ATABE, Meclis Açış Konuşması, 1 Mart 1922, c.12, s.286.
(6) TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, c.18, s. 30-33, 2 Mart 1922.
(7) ATABE, c.12, s.297.
(8) ATABE, c.14, s.254.
(9) ATABE, 4 Ekim 1920 Enver Paşa’ya Mektup, c.10, s.31.
(10) ATABE, 4 Kasım 1921 Azerbaycan Sefiri Abilof Şerefine Nutuk, c.12, s.90, Hâkimiyeti Milliye, 15 Kasım 1921, Numara: 353, s.2.
(11) ATABE, c.9, s.207.
(12) ATABE, 22 Eylül 1923 Neue Freie Presse Muhabirine Cumhuriyet Hakkında Beyanat, c.16, da k

AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir