Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu?/ Özgür Bursalı

1-Atatürk Batıcı mıydı?

Vatan Partisi Genel Sekreteri Özgür Bursalı yazdı

Kemalist Devrim’in yıkıcıları, yine Kemalist Devrim’in öncülerinin içinden çıktı. Devrimden sonra, Atatürk’ün hayatta olduğu süreçte de Batıcı eğilimler hep var oldu. Büyük Nutuk bu eğilimlerle de hesaplaşmanın adıdır.

Amerikan emperyalizminin Afganistan’da yenilmesi ve apar topar kaçması sürecinin Türkiye kamuoyunda da çok boyutlu yansımaları oldu. ABD uçağının tekerleklerine kafalarını uzatanlar emperyalizm, laiklik, bağımsızlık, kadın hakları kavramları Batı damgalarıyla yeniden imâl ederken, elbette Atatürk’ün kendisi de neoliberalizmin yeni maskesi olan sahte Atatürkçülükten nasibini aldı.

ERTUĞRUL ÖZKÖKLERİN KÖKLERİ

Ertuğrul Özkök, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in katıldığı 24 Ağustos 2021 tarihli HaberTürk programına Nagehan Alçı aracılığıyla, “Batıcıyım ve Atatürkçüyüm. Doğu Perinçek ne derse desin, Atatürkçülük, Batıcılıktır” mesajını yolladı. 25 Ağustos 2021 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde de “Türkiye’nin en Batıcısı deseydi itiraz etmezdim” diyerek devam etti. Ertuğrul Özkök’ün Batıcılığı ya da ABD uçağının tekerleklerine kafasını uzatması tercihi en sonunda kendisine aittir. Ancak Atatürk’e hiç benzemeyen bir Atatürk kurgulayıp, onu da bu çıkmaz yola sürüklemesine müsaade edemeyiz. Özkök’te kendisini yeniden gösteren, Atatürk’ü papyon kravata, rakı sofrasına, yaşam tarzına sıkıştıran, en sonunda onu Batıcı ilan eden ideolojik iklimin kökleri çok derin.

Atatürk, tarih içinde Atatürk oldu. Yaşamı, mücadele pratiği, başarıları, ustalığı tarihsel sürecin içinde serpildi ve gelişti. Özellikle 1945 sonra yaşanan süreç, Atatürk’ü tarihin içinden çıkarttı ve bulutların üzerinde yeni bir Atatürk imal etti. Atatürk dönemindeki Türkiye’nin dünyadaki yerinin Asyalılığı, emperyalizme karşı milli uyanışın öncülüğü, çağdaş medeniyetlerin önüne geçme hedefi, ters yüz edildi. Küçük Amerika sürecinde beliren ideolojik kırılma, Batı uygarlığına bakışta da kendisini gösterdi. Hayatı Batı’yla savaş içinde geçen, Doğu Milletlerinin öncüsü Atatürk, Atlantik’e hapsedilmeye çalışıldı. Kemalist Devrimin kireçlenmeye başlamasıyla birlikte, Atatürk’ün çağdaşlaşma amacı “Batılılaşma” diye ifade edilmeye başlandı. Kendilerine “Atatürkçü” diyen pek çok aydın da bu süreci hazırlamış, Atlantik’le uyumlu bir Atatürk icat etmişlerdir. Atatürk’ün çizgisi eğilip bükülerek yumuşatıldı ve devrim taşlaştırıldı. Amaç Atatürk’ü ve Kemalist Devrimi, köklerinden koparmak, gerçek dostlarının karşısına koymak, Atlantik’te konumlandırmaktır. Bu bir stratejidir. Çünkü Atatürk, Batı emperyalizmine karşı savaşında devrim yaptı ve Atatürk oldu. O devrim yarım kalıp Batı’ya teslim olduğunda, Kemalist Devrim sönümlendi. Bu açıdan Atatürk’ün konumlandırıldığı yer, aynı zamanda Türkiye için bir gelecek tartışmasıdır.

TANZİMAT AYDINI İÇİN ATATÜRK

Önce Mısır sorununu, İngiliz desteğiyle aşmak isteyen 2. Mahmut, siyasi desteği arkasına almak için, sömürgeleşmenin önemli adımlarından biri olan, İngilizlerin serbest mübadele engellerini kaldıran 16 Ağustos 1838 tarihli Baltalimanı Anlaşması imzaladı. Arkasından Batılı devletler, Osmanlı içindeki iş birliği yaptığı azınlıkların can ve mal varlığını sağlamak, ticari bağlantılarını sağlamlaştırmak için bazı kanunlar dayattılar. Aslında ülkenin kapıları dış ticaret kapitalizmine ardına kadar açılmış oldu. Bu anlaşma, sıradan bir ticari ya da hukuki bir anlaşma değil, aynı zamanda Batı hegemonyasının Osmanlı üzerine çökmesinin adıydı. Sömürgeleşmenin adı Batılılaşma olmuştu. 1876’larda Namık Kemallerle başlayan ve Mustafa Kemal Paşa ile doruğa çıkan demokratik devrimcilik, bu Tanzimat iklimine karşı mücadelede gelişti. Türkiye’de gerçek anlamda çağdaşlık adına ne geliştiyse, bu mücadele içinde filizlendi.

KEMALİST DEVRİMİN İÇİNDEKİ YIKICILAR

Kemalist Devrim’in yıkıcıları, yine Kemalist Devrim’in öncülerinin içinden çıktı. Atatürk sonrası başlayacak Batılılaşma nüvelerini o günlerde de görebiliyoruz. Devrimden sonra, Atatürk’ün hayatta olduğu süreçte de Batıcı eğilimler hep var oldu. Büyük Nutuk bu eğilimlerle de hesaplaşmanın da adıdır. Ancak esas itibariyle CHP, Atatürk’ün tarihsel portresini 1940’lı yılların başında değiştirmeye başlamıştır. İsmet İnönü’nün genç bakanı Nihat Erim “Küçük Amerika olacağız” derken bir ideolojik kırılmanın ve yeni rotanın adını koyuyordu. Yeni rota, yeni ilişkilerini, kurumlarını ve ideolojik kaynağını da bulmak, sembollerini yeniden üretmek zorundaydı. Türkiye ABD emperyalizmi ile, mazlumlar dünyası arasında bir tercih yapma durumuna geldi. 1914’te başlayan ve zaferle sonuçlanan İstiklal Savaşı, o seçimin adıydı. Ancak Altı Oktan adım adım vazgeçilmesi, Atatürk’ün son vasiyeti olan Sovyet Dostluğuna karşı alınan tavır, Kemalist Devrimin önderliğindeki zafiyetler ve dinamizmin kaybolması rotayı tersine çevirdi. Küçük Amerika süreciyle Batı’ya yönelen Türkiye’de elbette Asya’nın kalbindeki Atatürk’ün de konumu değiştirilecekti.

ARŞİVLERE KİLİTLENEN ATATÜRK

Kireçlenme dönemi tarihçileri Kemalist Devrim’in devrimciliğini törpülemeye başladı. Tarih kurumu, Atatürk’e ait belgeleri sunmak yerine, arşivlere kilitledi. Bazı tarihsel belgelerin önemli bölümleri sansürlendi. Gerçeğe rağmen metafiziğe inanmış bir Atatürk yaratıldı. Batı da bu yeni Atatürk’ü sorgulamadı, hatta sarıldı. Çünkü “Batıcılaştırılan” Atatürk, en çok Batı’ya yaradı, onların ısmarladıkları gibi tasarlandı. Bu üretim, en sonunda 12 Eylül Atatürkçülüğü olarak yeni bir boyut kazandı ve Kenan Evrenlerin Atatürk’üne dönüştürüldü. Atatürk ve Atatürk’ü korumak adına, kireçlenme dönemi tarihçilerinin dahi itiraz edeceği bir tarih yazılmaya başlandı. Yükselen Batı kaynaklı sivil toplumculuk ve neoliberalizm de bu “ideolojiler üstü” Atatürk’ü benimsedi.

Türkiye’nin 2014’lere kadar uzanan Atlantik’e bağlılık süreci, Atatürk’ü tarif ettiği gibi, Atatürk adına, Atatürkçülük adına ortaya çıkan aydınların da dramatik biçimde tarihe bıraktı. Atatürk’ün çağdaşlaşmasını, Tanzimat’ın ruhuyla yorumlayan prototip, Atatürk’ü bulutların üzerine çıkardı. Batıcı aydın, “Batıcı Atatürk” üzerinden ekmeğini kazandı. Batı ısmarlaması Atatürk’ü yazdı ve anlattı. Her şeyimizin “Batılı” olduğunu iddia eden bu aydın tipi, Atatürk’ü bu çizginin bayrağı yaptı. Yine aynı aydın, Tanzimat’tan beri süregelen Batılılaşmayı gerçek anlamda uygulayan kişinin Atatürk olduğunu ileri sürdü. Oysa Tanzimat, 1838 Baltalimanı Sözleşmesi’nin devamı olarak ülke kapılarını ardına kadar dış ticaret çağının kapitalizmine açtı. Tanzimat, emperyalizm işbirlikçiliği yanında feodal reformculuktu. Tanzimat’ı devrimcileşme olarak okuyan kafa, Atatürk devrimciliğini de bir biçimde bugünlere uzanan Tanzimatçılığın dar ufkunda ve Batı’ya yedeklenen bir yörüngede yeniden yarattı. Sonuç olarak kökü olmayanlar, Türk Devrimi’ni ve Atatürk’ü de köklerinden kopararak aslında hakikatten ve hayattan koparmaya çalıştı.

ATATÜRK’Ü HAZIRLAYAN ORTAM

Mustafa Kemal Atatürk, hem Türk Milleti’nin ve çağının ürünü hem de o çağı değiştiren, yedi iklimi etkileyen tarihsel bir şahsiyettir. Yani Atatürk bir anlamda Türk Devriminin eseridir. Türk devrimi içinde tarihteki yerini almıştır ve o devrime yön vermiştir. Tarihsel akış içinde de kendisini yaratmıştır.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Abdülhamid’in istibdat döneminde ilk gençlik yıllarını yaşadılar. Haritada Bosna’dan Basra’ya, Ağrı Dağı’ndan Orta Afrika’ya kadar uzanan sınırlarda idare de bitmişti. Ordu çökmüş, dağlar, yollar eşkıyanın elinde düşmüştü. İçerdeki azınlıklar ayrı bir millet gibi yaşamaya başlamış, kapitülasyonlar devletin mali ve siyasi egemenliğini zincirlemişti. Dışarıdaki itibarsızlık, bütün kara bulutları Osmanlı’nın üstüne indiriyordu. Milli demokratik devrimin kapısını açan 1876 Devriminin öncülerinden Namık Kemallerden vatanı, hürriyeti öğrendiler. Mithat Paşa, Atatürk’ün rüştiyeye yazılmasından on yıl önce Taif zindanlarında boğdurulmuştu. Tevfik Fikret’ten insanlığı, hümanizmi, mücadeleyi, Mehmet Emin’den Türklüğü ve milli kimlikle gurur duymayı öğrendiler.

Atatürk’ün 5 Ocak 1904’te defterine düştüğü “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı” notu onu yetiştiren elverişli tarihsel ortama işaret ediyor. Aydınlanma hareketleri, Fransa önderliğinde demokratik devrimler, Rusya ve Doğu Avrupa’da yükselen Narodnizm (halkçılık), Genç Osmanlılarla başlayan vatan, millet, bağımsızlık, devrimcilik değerleri, yine o tarihlerde yükselen hürriyetçilik, milliyetçilik, sosyalistlik hep iç içedir. 1908 Hürriyet Devrimi’ne giden süreçte Türkçülük ve Sosyalizm aynı akım içinde yükseldi. Atatürk’ün en yakınındaki düşünürler olan Yusuf Akçura, Ziya Gökalp’leri de bu tabloya eklemek gerekiyor.

Bu iklimde, Tanzimat’a karşı mücadele ikliminde yetişen Atatürk’ü kendi kuşağından ayıran tutum, eski sistem içinde devleti kurtarmaya odaklanmak yerine, milli bir devlet kurma perspektifini taşıması ve onun gereğini yapmaya yönelmiş olmasıdır. Bu milli kurtuluş, ancak Batı’ya karşı verilecek bir bağımsızlık savaşıyla mümkün olacaktı. Bu rotada Atatürk’ün hayatı, devrimci köklerini inkâr eden emperyalist Batı’ya karşı savaşla geçti.

ATATÜRK’TE İKİ BATI

Atatürk’ün Batı’ya bakışında da iki Batı’yla karşılaşıyoruz. Birinci Batı, devrimler çağının Batı’sıdır; Genç Türk ve hürriyet davasının başlıca kaynağı Fransız Devrimi’dir. Atatürk, “Hepimiz Fransa’nın kültür kaynağından içtik” der. Sınıf arkadaşı Ali Fuat da “Memlekette hürriyet yoktu. Biz genç Harbiyeliler Fransız İhtilali beyannamesinde insan hak ve hürriyetlerine verilen önemi gizli de olsa okumuş ve öğrenmiştik. Mustafa Kemal’i üçüncü sınıfta meşgul eden önemli şey, bu hürriyet meselesiydi.” demektedir. Atatürk’ün Fransızcayla erken yaşta tanıştığını, D’Alambet, Rousseau, Voltaire, Montesquie, Desmoilens gibi düşünürleri öğrendiği ve tartıştığı çeşitli kaynaklarda belirtiliyor. Atatürk’ün Çankaya arşivinde bulunan okuduğu kitaplar arasında Aydınlanma döneminin eserleri önemli bir yer tutmaktadır.

İkinci Batı ise Emperyalist Batı’dır. Kemalist Devrimin önderliği, devrimci Batı’nın programını gerçekleştirmek, başka bir deyişle çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için Batı’ya karşı savaşmak zorunda olduğumuzu saptamıştır. Devrimci Batı, Atatürk’ün beslendiği büyük bir pınardır. İdeolojik kaynağının ciddi bir bölümü o pınar olsa da yine o pınarı kurutan iklime de meydan okumuştur. Batı uygarlığının devrimci döneminde geliştirdiği evrensel değerlere, Batı’nın emperyalist zincirlerini kırarak ulaşır. Bu bakımdan Batı’ya bağlanmak değil, Türkiye’yi Batı’dan bağımsızlaştırmak ve bu sayede çağdaş uygarlığın öncüsü olmak Kemalist Devrim’in hedefi olmuştur. Batı emperyalizmi, Atatürk’ün ve Türkiye’nin düşmanıdır. Fransız Gazeteci Pernot’ya, “Eğer yabancı düşmanlığından, o kadar pahalı elde edilen bir bağımsızlığa halel verecek her şeyden bir nefret manası çıkıyorsa, evet, bizim yabancı düşmanı olduğumuz söylenebilir.” demiştir. Batıcılık bir yana, bir miras olarak geçmişte kalan Devrimci Batı’nın da kurtuluşunu Doğu’da yükselen devrimlerin zaferine bağlamıştır: “Anadolu bu müdafaasıyla yalnız kendine ait vazifeyi yapmıyor, belki bütün Doğu’ya yönelik hücumlara bir set çekiyor. Efendiler, bu hücumlar elbette kırılacaktır. Bütün bu tasallutlar mutlaka nihayet bulacaktır. İşte o zaman Batı’da, bütün cihanda hakiki sükûn, hakiki refah ve insaniyet hüküm sürecektir.”

Bu yaklaşım, Atatürk’ün Birinci Dünya Savaşı yıllarından, ölümüne kadar, her dönemde mücadele pratiğine yön verdi. Atatürk, Amerikalı bir gazetecinin “Türkiye’nin hangi bakımdan Amerikanlaşmasının düşünüldüğü” sorusuna, “Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir” yanıtını vermiştir. İşte Atatürk’ün gözünde Batıcılık ya da Batılılaşma budur.

DİP NOT:
1- Attila İlhan, Hangi Batı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 88.
2- Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, 1.Cilt, 18.Basım, Remzi Kitabevi, 1999, s. 58.
3- Atakan Hatipoğlu, CHP’nin İdeolojik Dönüşümü, Kaynak Yayınları, 2012, s. 124.
4- ATABE, c. 16, s. 147.
5- Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, s. 33.
6- Doğu Perinçek, Asya Çağının Öncüleri, 2. Basım, Kaynak Yayınları, 2015, s. 101,102.
7- ATABE, c. 16, s. 149
8- ATABE, c. 16, s. 149
9- ATABE, c. 12, S. 51
10- ATABE, c. 4, s. 299.

Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu? 2: Çağdaş uygarlık Batı’da mı?

Mazlumlar Dünyasının uyanışı ve milli demokratik devrimler çağının başlamasıyla da yeni bir uygarlık yükselmeye başladı. Türkiye bu uygarlığın Asya’da öncüsü oldu. Çağdaş Uygarlık, Atatürk zamanında da Batı değildi. O yüzden Atatürk Asya’da mevzilendi ve ‘tek dişi kalmış canavarla’ savaştı.

Atatürk’ün koyduğu, “çağdaş uygarlığın önünde olmak” hedefi, Batıcılık tartışmalarında en çok kullanılan ve yine en çok ters yüz edilen cümledir. Ertuğrul Özkök tipi aydınlar bunu tamamen Batı’ya ulaşma, her zaman ve her şartta Batı’ya sadık kalma olarak yorumlamıştır. Oysa “çağdaş uygarlığın önünde olmak” hedefi, rotayı Batı’ya bağlamak anlamına gelmiyordu. Bu formül, Kemalist Devrim’in sürekli hareket halinde olan, yenileşen, gelişen, devrimci çizgisini ifade ediyor. CHP’nin 1935 yılındaki 4. Büyük Kongresi’ndeki “arasız devrimler” vurgusunu da bu bağlamda okuyabiliriz. Çağdaş uygarlık düzeyi formülü, bu açıdan sürekli devrimciliğe mahkûm bir hedeftir. Çünkü çağdaş uygarlık sabit değil, karşıtıyla çarpışan, değişen ve gelişendir. Dünün uygarlık düzeyiyle bugünkü aynı değil. Dolayısıyla Türkiye’ye tespit edilen amaç da her gün yenileniyor, gelişiyor. Demek ki çağdaş uygarlık zamanın içinde değişen bir içeriğe sahip, tarihsel bir kavramdır.

RÖNESANS’TA MODA: ARAP SARIĞI

10. Yüzyıl’da çağdaş uygarlık, İslam uygarlığıydı, yani Arap uygarlığı. Halkı Müslüman olmaya başlayan Saltuk Buğra Han da Müslüman oldu. Ama gerici olmadı, çağdaş uygarlık yolunu, hatta o uygarlığın içinde öncü konumunu seçti.(1) Ticaret yollarının denetimi, kervanların güvenliği, can güvenliği, mal güvenliği o uygarlığın içinde gelişti. Avrupa Rönesans’ında moda Arap sarığı sarmaktı. Bugün Batı sarhoşluğuyla hor görülen Arap milleti, o dönem uygarlığın lokomotifiydi, itici gücüydü. 16. yüzyıldan sonra çağdaş uygarlık bayrağını Batı devraldı. Hollanda, İspanya, İtalya, İngiltere ve Fransa’daki devrimlerle kapitalist uygarlık yükseldi, çağ değişti.

‘GERİCİ AVRUPA İLERİCİ ASYA’

Mazlumlar Dünyasının uyanışı ve milli demokratik devrimler çağının başlamasıyla da yeni bir uygarlık yükselmeye başladı. Türkiye bu uygarlığın Asya’da öncüsü oldu. Çağdaş Uygarlık, Atatürk zamanında da Batı değildi. O yüzden Atatürk Asya’da mevzilendi ve “tek dişi kalmış canavarla” savaştı.

1900’lerin başında herkes Avrupa’nın teknolojisine, makinalarına, zenginliğine hayran olurken, Lenin “Gerici Avrupa İlerici Asya” tespitini yapıyordu. Bu tahlil de çağdaş uygarlığın yeni rotasını gösteren en önemli sözlerdendir. Devrimlerin odağının Asya’ya kaydığını görmüştür. Böylece yalnız devrimler değil, uygarlık birikimi de yeniden Asya toprağında çiçek açmaya başlamıştır.

YIRTILAN MEDENİYETİN ÇIKMAZI

Bugün çağdaş uygarlığın temsilcisi, yükselen Asya uygarlığıdır. Ekonomi, ticaret, güvenlik, kültür hayatı, adil ve insancıl yaklaşım bugün Asya’da soluk almaktadır. Kemalist Devrim’i donduran ve taşlaştıran anlayış içinden, çağdaş uygarlık düzeyinin sonsuza dek Batı’ya mâl edilmesi manidardır. Tek dişi kalmış canavar, Batı uygarlığının yeni adıdır ve onu her anlamda çürütmektedir. Atlantik Medeniyeti yırtılmaktadır, boğulmaktadır. Çünkü boğulan insanlıktır. Sistem tükenmiştir ve pantolonlar yırtılmıştır. Yırtılan zahirde pantolondur ancak gerçekte vicdandır, insanlıktır. O yırtıktan uğursuz olan her şey girmeye başlamıştır.

Batı programının temsilcileri de, Avrupa’nın çürümüşlüğünde erimektedirler. Son olarak bağımsızlığını savaşarak kazanan Afganistan halkının, Doğu’nun ve Doğu’ya ait olanın aşağılanması, hatta Latin Amerika ve Afrika’daki devrimlerin bir türlü sindirilememesi, Batı programına stratejik bağlılıktandır. Hepsi, Türkiye’yi Atlantik kampında tutma çabasının bir ürünüdür. Sözde Atatürkçülerin en büyük hastalıklarındandır.

Atatürk’ün 6 Mart 1922 yılında yaptığı bir konuşmada sınırsız ve kuralsız Batıcılığa yaklaşımı belirleyicidir ve kimlik beyanıdır: “Doğuyla Batının birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez.”

‘MEDENİ DÜNYANIN IŞIKLARI’

Türkiye’de Biden’dan daha Biden’cı olanlar, ABD’nin Afganistan’dan kovulmasını bir türlü hazmedemiyorlar. Ekranlar, gazete köşeleri, 20 yıldır ABD’nin Afgan halkına yaptığı iyiliklerle dolu! NATO varken çocuklar okula gidiyor, Amerikan askeri Kabil’yden müzik serbest, işgal sürerken insanlar mutlu, bol kazançlı!

Bir kez bağımsızlıktan vazgeçilince, emperyalist haydutların türlü zalimliklerini görmeyi bir kenara bırakalım, nefes almalarını dahi ABD’ye borçlu hissediyorlar. Gazeteci İsmail Saymaz, Afganistan’ın bağımsızlığını elde ettiği gün “Medeni Dünya Afganistan’da ışıkları söndürüp gitti” diye yazıyordu. Öyle ya, çünkü ABD “medeni dünya”. Maazallah ışıkları söndürür giderse, Afganistan yine karanlığa gömülür! Oysa bir ay önce Medeni Dünyanın Medeni Askerleri Afgan kadınlarına tecavüz ediyordu!

Neyse ki ışıklar söndü, uçaklar kalktı. “Medeni dünya” ya da “Yırtılan Medeniyet” yetenekli köpeklerini uçaklarda cam kenarı koltuklarda götürürken, yıllardır “ışıttığı” Afganları uçak kanatlarında ya da tekerleklerinde dahi tutmadı.Bugün Afgan halkına ve Taliban’a karşı hararetle ABD’yi savunanların kökleri de İstiklal Mücadelemizde tecrübe edilmiştir.

ATATÜRK’ÜN MANDAYLA MÜCADELESİ

Samsun’a çıkışla birlikte Ankara’da milli bir hükümet kurma kararının fiili adımları da Atatürk’ün Batı ile mücadelesinin boyutlarını çarpıcı olarak gösterir. O dönem mücadele içinde olanlar da dahil olmak üzere mandaterlik tartışmaları sürecin ruhunu ortaya koymaktadır. O dönem bazı milliciler içinde bağımsızlık anlayışı da mandayı savunmak anlamına geliyordu. İngiltere’nin ülkeyi parçalamasındansa, Amerikan mandasını kabul edenlerden, yabancı sermaye egemenliğinde bir bağımsızlık modeli önerenlere kadar çeşitlilik söz konusuydu. İsmail Hami Danişmend, “belirttiğim koşullar içerisinde kabul edilecek bir manda, Osmanlı Devleti’nin devletlerarası hukukta şimdiye kadar var olan mevkiinden daha elverişli bir durum yaratacaktır” diyerek övgüler düzer.(2) İşte Tanzimat Batıcılarının bağımsızlık anlayışı budur.

27 Kasım 1918 tarihli “The New York Times Gazetesi” İngiliz ve Fransız birliklerinin İstanbul’a asker çıkarmalarından rahatsız olan Türklerin büyük üzüntü içinde olduğunu ve Amerikan mandaterliğini istediğini yazmıştır.(3) Amerikan Yüksek Komiseri, 5 Ağustos 1919 tarihinde görüşlerini şöyle dile getirir: “Türkler ne kendilerini yönetebilirler ne de başkalarını. Bir manda yönetimi gereklidir. Ahlaki ve maddi yönden Amerikan mandası en uygun olanıdır.” Mustafa Kemal Paşa daha Havza’dayken Şura-yı Saltanat mandaterlik konusunu tartışmak üzere toplanmıştı. Bu toplantıyla ilgili Mustafa Kemal Paşa, sadece bir kişinin İngiliz himayesinden bahsettiğini, diğerlerinin “tam istiklal” istediklerini belirtmiştir.(4)

‘YA İSTİKLAL YA ÖLÜM’

İlerleyen süreçte manda fikrinin taraftarları daha belirgin hale gelmiştir. Bunlardan biri olan Bekir Sami Bey, 25 Temmuz 1919 tarihinde Amasya’dan Üçüncü Ordu Müfettişliği kanalı ile, Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta, “İstiklalin gerekli ve arzu edilen olduğunu, ancak tam istiklalin zor olduğunu, birkaç vilayetle sınırlı kalacak istiklaldense, mandater tam bir ülkenin daha iyi olacağını belirterek bu ülkenin Amerika olduğunu, bütün milletin bu görüşünü Wilson’a, Senato’ya ve Amerikan Kongresi’ne bildirmesi gerektiğinden” bahsetmiştir. Mustafa Kemal Paşa bu telgrafı okurken, Mazhar Müfit yanındadır ve Paşa’nın çok sinirlendiğini, o anki sözlerini aktarır: “Oh ne âlâ, mücadele yerine Manda’yı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız, bu ne gaflet, bu ne körlük ve hatta bu ne budalalık. İstanbul’dakilerden biri de çıkıp ya istiklal ya ölüm diyemiyor.”(5) Yine Mazhar Müfit’in ifadesiyle Atatürk şöyle devam etmiştir: “Bütün bu efendilerin, Paşalar Hazeratı’nın, Sadrazamın, Padişahın isteği; şahsi rahatlık ve emniyet temininden ibarettir. Ne milleti ne vatanı ne istiklali düşünüyorlar. (…) Kurulacak hükümet Amerika’nın tesirinde olmayacaktır. Eğer bunu Amerika’dan talep ederseniz, meşruiyetin bekası laftan ibaret olur.” demiştir.(6) Sonuç olarak Erzurum Kongresi’nde “Manda ve himaye kabul olunamaz” kararı alınmıştır.

Bu konuda iki çizgi mücadelesi hararetle sürmüştür. Mustafa Kemal Paşa’ya Amerikan mandaterliğini benimsetmek isteyen İstanbul’dan gelen mektuplar, mandayı savunan delegeler… Sivas Kongresi 4 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasıyla açılmıştır. Kongrede 5 Eylül günü manda meselesi gündeme getirilmiştir. Bekir Sami Bey’in başını çektiği grup, Kongre’ye Amerikan Mandası konusunda bir muhtıra çekmiştir.(7) 9 Eylül 1919 günü söz alan Rauf Bey, Amerikan mandasının gerekliliğini anlatmış, Amerika’dan bir heyet davet edilmesi gerektiğini önermiştir. Bu ortamda İngiltere’yi İstanbul’da bulunan yönetici kesim desteklerken, Fransa İstanbul’da tam mandaterlik sağlamak için çalışmıştır. İtalya, Paris görüşmeleri sonrasında Anadolu’da kendi mandaterliğinde bir idarenin kurulmasını istemiştir.

Bu tartışmalar devam ederken, Mütareke basını da boş durmuyordu. Batı hesabına Mustafa Kemal düşmanlığını nasıl körüklediklerini birkaç örnekle kaydedebiliriz: “Yalnız Fransızlar Türkiye’nin dostudur” (Ferda, 20 Nisan 1920). “İngiltere’ye olan muhabbetimize, Amerika’ya olan saygımız halel getirmez” (Türkçe İstanbul, 16 Aralık 1918). “Kızıl Tehlike” (Açıkgöz, 22 Şubat 1920) “Ankara Hükümeti Doğu’yu (Bolşevikleri) seçmiştir.” (Alemdar, 27 Mayıs 1921).(9) Batı’nın ve Batıcıların gözünden Anadolu, böyle görünüyordu.

Mustafa Kemal Paşa bu yoğun ve etkili saldırıya karşı “tam istiklal” parolasıyla çıkılmış ve Tanzimat Batıcılarını, mandacıları püskürtmüştür. Sivas Kongresi’nde de manda ve himayeye karşı tavır, karar altına alınmıştır.

DİPNOTLAR:
(1) http://vatanpartisi.org.tr/genel-merkez/rota-yazilari/dogu-perincek-satuk-bugra-han-ve-selcuk-bey-in-cagdas-uygarliga-yonelisleri-29222

Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu? 3- ‘Ne Taliban ne ABD’ diyenlere Atatürk’ün tavrı

Aslında bütün bu tavır, yansımaları farklı tezahür etse de karakteristiktir. Cephe tutamayan, sorumluluk taşımayan, savaşa girmeyen, teslimiyetçi ‘üçüncü yolculuğun’ da kökleri derindedir ve Kurtuluş mücadelemiz bu tavra ait derslerle doludur.

Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu 3: ‘Ne Taliban ne ABD’ diyenlere Atatürk’ün tavrı

O yıllarda da iki cephe içinde, iki cepheyi de beğenmeyen ve mandaya rota çizen anlayışlar vardır.

Dünya tarihinde hiçbir savaşın üç tane cephesi olmamıştır… Bütün savaşlarda iki cephe vardır. Eğer üçüncü cephe açılıyorsa, o da en sonunda tercih ettiği bir cepheyle birleşir ya da yok olur. Bugün de ya ABD’ cephesindeyiz, ya da Afganistan cephesinde… Afganistan’ın da temsilcisi Taliban’dır.

ABD’ye karşı 20 yıl silahla savaşıp, Afganistan’daki Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden Taliban’a hararetle karşı çıkanlar, sözümona ABD’yi de tercih etmek zorunda olmadıklarını belirterek “Ne Taliban ne ABD” diyorlar. Hiç bu “Ne o, ne o” perdesinin arkasına saklanmayıp açıkça ABD ve NATO’yu tercih edenlerimiz de mevcut.

Modası geçmiş, bayatlamış bu tavır yeni değil. ABD’nin 1990 yılından bu yana bölgemizde yürüttüğü savaşlar da hep aynı psikolojik harekât yürütüldü. Önce Saddam’lar, Kaddafi’ler, Esad’lar katil ilân edilir, sonra “Ne Sam, ne Saddam”, “Ne Sam, ne Şam” sloganlarını icat edilir. Bu sırada emperyalizm, hedefe giden yolun taşlarını ustalıkla döşer.

SAHTE SOLCULAR VE SAHTE ATATÜRKÇÜLER KOL KOLA

Cepheler böyle kurulunca bir değil, bin kez savaş yapılsa da Sam kazanır. Oysa savaş, emperyalizme karşı savaştır. Savaşın niteliği belirleyen de ülkenin yöneticileri değil, o ülkenin dünya ölçeğindeki mevzisidir.

Manzara aynı. Bugün de Sahte solcular ve sahte Atatürkçüler kol kola “Ne Taliban ne ABD” sloganı atarken, aslında ABD’ye hizmet etmektedirler. Ancak sarıldıkları Sam, dünkü kadar şanslı değil… Taliban savaş kazandı, Sam yine yenildi ve kaçtı, Afganistan özgürleşti.

Aslında bütün bu tavır, yansımaları farklı tezahür etse de karakteristiktir. Cephe tutamayan, sorumluluk taşımayan, savaşa girmeyen, teslimiyetçi “üçüncü yolculuğun” da kökleri derindedir ve Kurtuluş mücadelemiz bu tavra ait derslerle doludur. O yıllarda da iki cephe içinde, iki cepheyi de beğenmeyen ve mandaya rota çizen anlayışlar vardır.

TESLİMİYETE MAHKÛM ‘ÜÇÜNCÜ YOL’

İstiklal Savaşı yıllarında bir yandan Batı himayesine karşı keskin bir mücadele yürürken, diğer yandan stratejik olarak Sovyet dostluğu, “gerekirse Bolşevik olma” kararlılığı, daha o günden Türkiye için uzun soluklu bir tercihin ifadesi olmuştur.

Batı Devletleri bir yanda, Sovyetler Birliği diğer yandadır. Savaşın ortasında, o tarihte de “ne o, ne öteki” tavrı görülmektedir. Batı’yı reddeden, ancak Sovyetlerle ittifakı da sindiremeyenler vardı. Bu konuda Mustafa Kemal Paşa bizzat devrimin kadrolarıyla önemli tartışmalar yaşamıştır. Paşa, işgalci güçlerle yapılacak mücadelede temel görevin Sovyetler ile ittifak yapılması, milli sınırlar içinde tam bağımsız yaşamak ve bunu temin edebilmek için Rusya ile kader birliği yapma gerekliliğini ifade etmişti.(1) Çünkü savaş ortadaydı ve cepheler belliydi. Savaş kazanılacaksa, doğru cephede kararlı tutum şarttı.

Atatürk’ün Batı’ya karşı stratejik ufku, günlük faydalar üzerine kurulu değildi. Savaşı, dünyadaki kamplaşmayı doğru analiz ederek tavır alan tutum kazandı. “Ne Sovyetler, ne İngilizler” tavrı iflas etti. Üçüncü yolcu tavır, Batı’ya göz kırptı ve en sonunda Batı’ya teslim oldu.

ALTIN MÜTTEFİK

26 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz şafağında Kocatepe’de Atatürk’ün arkasında siperde yatan Sovyet şapkalı ve Sovyet kaputlu Kızıl Ordu subayı, Kurtuluş Savaşı’nın en belirleyici stratejisinin başarı fotoğrafını tarihe bırakmıştır. O fotoğraf, dünü, bugünü ve yarını tek bir karede anlatma yeteneğine sahiptir. Fotoğraf stratejik bir mevzilenmeyi anlatır. İstiklal Savaşımızın nasıl kazanıldığını ve devrimin nasıl sürdürüleceğini gösterir. Geçici ve salt menfaat ilişkisine dayalı bir iş birliğini değil, kalıcı, çok yönlü, ideolojik alt yapısı çok kuvvetli bir dayanışmayı işaret eder.

Türkiye, 1914’ten 1922’ye kadar süren, 24 Temmuz 1923 günü Lozan’da imzalanan antlaşmayla biten sürecin fotoğrafında da önemli bir değişim olmuştur. Masanın karşı tarafında Türkiye’nin 1914 yılındaki emperyalist düşmanları bulunuyordu. 1914 yılındaki düşmanlarımızdan biri ise artık karşı tarafta değildi. Çarlık Rusyası, 1917 yılına kadar düşmanımızdı. 1917 Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyet Rusya, ilk iş olarak Çarlığın taraf olduğu Osmanlı’yı paylaşma anlaşmalarını yırttı. Böylece Ankara’daki Milli Hükümet ve Sovyet Hükümeti, emperyalizme karşı ittifak kurdular. Lozan Antlaşması ve Cumhuriyet Devrimleri sırasında da bu stratejik dostluk Türkiye için en büyük güç kaynağıydı.

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nı Anadolu’da devrimci bir hükümet kurarak ve tekmil milleti örgütleyerek kazanacağına güveniyordu. Ancak savaşın kazanılması için Türk milletinin mazlum uluslarla birlikte hareket etmesini sağlamanın zorunluluk olduğunun da farkındaydı. En azılı düşmanımız Çarlık Rusya’nın yıkılmış olması ve yerine sırtımızı yaslayacağımız Sovyet Hükümeti’nin kurulması İstiklâl Savaşını kazanacağımız öngörüsünün en önemli dayanağıydı.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu tavrı, İtilaf Devletleri’nin çağrısı üzerine 21 Şubat 1921-12 Mart 1921 arasında toplanan Londra Konferansı’nda yaşanan gelişmelerden net olarak anlaşılır. Ankara Hükümetinin Heyet Başkanı Bekir Sami Bey, yetkilerini aşarak İngiltere, Fransa ve İtalya ile ödünler içeren antlaşmalar yapması Millî Meclis tarafından reddedilir ve Bekir Sami Bey Dışişleri Bakanlığından alınır. Bekir Sami’nin görevden uzaklaştırılmasının en önemli sebeplerinden biri, Türkiye’nin İngiliz işbirlikçisi Kafkas hükümetleriyle birlikte Sovyet Rusya’ya karşı tavır alabileceği vaadinde bulunmasıdır. Sovyet dostluğunu terk etmenin karşılığı işgalin meşrulaştırılması ve kapitülasyonların devam ettirilmesidir. İstiklal Savaşı koşullarında Sovyet dostluğu tam bağımsızlığı sağlamanın tek koşuludur. 

6 Şubat 1922’de İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Mustafa Kemal Paşa’ya boyun eğdirme konusunda, Türkiye’yi her anlamda abluka altına alacak maddelerin sıralandığı bir belge hazırlar. Belgeye göre tedbirlerin kesin sonuç vermesi için Bolşevik Rusya’nın kesin olarak Türkiye’den koparılması gerekmektedir.(2)

BATI’YA KARŞI; DAVADA RUHTA, EMELDE BİRLİK

Kurtuluş Savaşımızda Atatürk Türkiyesi ve Lenin Rusyası arasındaki dostluk, bütünüyle ortak amaçlara dayanmaktaydı. Düşmanlarımız ortaktı. Emperyalistlerin parçalama ve yıkma tehdidine karşı savaşıyorduk. Hakimiyet-i Milliye’de yayınlanan 14 Şubat 1921 tarihli yazıda: “Tarihin muhtelif devirlerinde birbirine benzer çok vaka kaydedilmiştir. Fakat Asya’nın ruhundan, Avrupa’nın zulmüne ve emperyalizmine karşı doğan bu iki ordu kadar emelde, usulde ve başarıda ikizlik arz eden bir hadise daha bulmak cidden müşküldür. Kızıl Ordu, Sovyet Rusyasını harben ve siyaseten boğmak isteyen emperyalistlere karşı savaş açtı Milli ordu da aynı emperyalistlerin doğrudan ya da dolaylı olarak Anadolu’ya suikasta gelen ordularıyla harp etti. Her iki ordu kapitalist Avrupa’nın Asya’daki iştahını söndürmek için kan döküyor. Dolayısıyla iki ordunun davasında, ruhunda ve emelinde birlik var.”(3)

Mustafa Kemal Paşa, Millî Hareketin Doğu’da dayanak yaratma stratejisinin Bolşevik dostluğunu sağlamak üzerine kurulduğunu, Enver Paşa’ya yazdığı 4 Ekim 1920 günlü mektupta da açıkça belirtmiştir: “Ankara Hükümeti (…) Doğuda bir dayanak noktası sağlanması lüzumuna kanaat getirmiş olduğundan, Bolşevik Rusya Cumhuriyeti ile ortak maksadın sağlanmasına ait bir anlaşma akdine teşebbüs etmiş, (…) bu teşebbüste başarı noktasına yaklaşmış bulunuyor.” Anadolu’daki Millî Devrimci Hükümet ile Sovyet Rusya Hükümeti arasındaki cephe birliği Kafkaslarla da sınırlı değildi. Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Devletinin Avrupa cephesinde kazandıkları zaferlerden duydukları “mutluluğu” Lenin’e yazdığı mektupta yüksek bir coşkuyla belirtir.

İki devrimci devletin zaferleri, diğeri için de ayrıca bütün mazlum uluslar ve insanlık için de zaferdi. Anadolu’daki millî hareketin emperyalizme karşı başarıya ulaşması, emperyalistlerin Bolşevik hükümetini yıkma ve Sovyetleri istila planını bozdu. İstiklâl Savaşımız başarıya ulaşmasaydı, Sovyet Devrimi’nin ayakta kalması imkansızdı. Bu nedenle Sovyet Devrimi’nin Türk Devrimi’yle ittifakı, kendisi için de bir ölüm kalım meselesiydi.

ALTIN NASİHAT

Rusya dostluğu Kurtuluş Savaşı sonrasında da stratejik önem taşıyordu. Atatürk ölene kadar Sovyetler Birliği ile her alanda dostluk politikasını sürdürdü. Lozan’da, Musul konusunda ve Boğazlar meselesinde Sovyetler Birliği hep Türkiye’nin yanında tavır aldı. 1930’lardaki devletçilik atılımımızda ve Hatay meselesinde de Sovyetler ile ittifak halinde olmamız belirleyici oldu. 1945 sonrasında o dostluğu terk ettiğimiz için, ABD’nin denetimine düştük. Ufuk sahibi olan, geleceği gören ve geleceğin stratejik siyasetini belirleyen Mustafa Kemal Atatürk bu yüzden hayatının son zamanlarında Başbakan Celal Bayar’ı, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ve yakın arkadaşı Kılıç Ali’yi çağırıyor ve onlara dünyanın büyük bir savaşın eşiğinde olduğunu belirttikten sonra, “Sovyet dostluğundan ayrılmayacaksınız” vasiyetinde bulunuyordu.

‘YUMRUĞU KUVVETLİ OLANIN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ’

Atlantik sistemiyle uyumlu bir “Atatürkçülük” için yapılması gereken ilk şey Kemalist Devrimi Sovyet Devriminin karşısına konumlandırmaktır. Atatürkçülüğün, içine Sovyet ve Rus düşmanlığı sığmaz. Tarih, bilim, siyaset hiçbir şey buna izin vermez. Bu yüzden 1945 sonrası kireçlenme döneminin teorisyenleri ne kadar uğraşsalar da Atatürk’ü Atlantik sistemiyle uyumlu hale getiremediler. Bunun için 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 cuntalarının sopası gerekliydi. Nitekim 12 Mart’ın Başbakanı Nihat Erim, daha sonra “yumruğu kuvvetli olanın Atatürkçülük anlayışının” zorla kabul ettirildiğini itiraf etti. Atlantik’in kuvvetli yumruğu Atatürk’ü yeniden imal etmeye çalıştı. Atlantik’in çöküşe geçtiği koşullarda Atatürk yükselişe geçti. Bu yükseliş aşamasında da Rus dostluğunun belirleyici önemde olduğunu görüyoruz.

Atatürk’ün Türkiye’nin geleceğini Sovyet dostluğuyla sağlama alma ufku stratejik bir öngörüydü ve doğru çıktı. Türkiye bu stratejiden uzaklaştıkça Atlantik’e bağlandı, bu strateji hayat buldukça, bugünkü gibi kendi bağımsızlığına ve gerçek dostlarına kavuştu.

DİPNOT:
 (1) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.8, sf. 182.183
(2) Milli Kurtuluş Tarihi, Doğan Avcıoğlu, 1.Cilt, Tekin Yayınevi, sf. 181.
(3) Kurtuluş Savaşının İdeolojisi, Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, 2004, sf. 122.

Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu? 4- Batı’ya karşı Asyalılık beyanı

Dün, Trablusgarp’ta, Çanakkale’de Muş’ta, Bitlis’te, İstiklal Savaşı’nda yedi düvelle savaşan Atatürk bugün Doğu Akdeniz’de, Karabağ önlerinde, Barış Pınarı’ında, Fırat Kalkanı’nda Zeytin Dalı’nda, Pençe Kıran Operasyonlarında, 15 Temmuz’da yine aynı Batı emperyalizmine karşı savaşıyor.

Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu 4: Batı’ya karşı Asyalılık beyanı

Atatürk’ü “Batıcı” olarak ilan edenler, Atatürk’ün Batı’yı sahiplenen ne bir cümlesini ne de bir eylemini gösteremezler. Atatürk, dünyadaki saflaşmayı Ezen ve Ezilen Milletler kamplaşmasıyla tahlil ediyordu. Ezen milletlerin temsilcisi olan Batı, emperyalizm denilen sistemle tüm dünyayı boyunduruk altına almıştı. Asya ise özgürlüğü ve bağımsızlığı için silaha sarılan mazlum milletlerin coğrafyasıydı. Kemalist Devrim’in önderleri Milli Mücadelenin başlangıcından itibaren Türkiye’yi emperyalizme karşı mücadele eden mazlum milletlerin safında tanımlamışlardır. Mustafa Kemal’in 13 Eylül 1920’de TBMM’ye sunduğu Halkçılık Programı’nda Türkiye halkının “emperyalizmin ve kapitalizmin baskı ve zulmü altında” olduğunu belirtmiştir.(1)

Mazlum milletler demek Asya demekti, Asyalı milletler demekti. Bu sadece bir coğrafyaya değil, daha çok bir bilince ve stratejiye işaret etmektedir. Mustafa Kemal Paşa, 2 Şubat 1920 tarihli “Asya Tehlikesi” başlığını taşıyan yüksek bir coşku ve bilinci harmanlayan Hakimiyeti Milliye yazısında şöyle diyordu: “Meselenin özü, Asya’da milliyet ve bağımsızlık hırsıdır. (…) Avrupa asırlardan beri Asya çöllerinin hayat kabiliyetini unutmuştu. Şimdi birdenbire pençesinin altında kımıldanmaya başlayan bu avını ne yapmak lazım geleceğinde tereddüt ediyor. (…) Asya tehlikesi vardır. Fakat bu tehlike milyonlarca insanın hürriyet ve bağımsızlığına, medeni kabiliyetine, gelişme ve ilerlemesine doğru yürümek istemesinden doğuyor. Bunu tehlike sayanların insaniyetle ilişki dereceleri düşünülmeye muhtaçtır.”(2)

‘BİZ TÜRKİYALILAR, ASYAİ BİR MİLLETİZ’

İşte bu dünya tahlili çerçevesinde Türk Devrimi’nin stratejisini oluşturan Mustafa Kemal Atatürk, 2 Mart 1922’de de “Biz Türkiyalılar, Asyai bir milletiz, Asyai bir devletiz” diyerek bir kimlik beyanı yapmaktaydı.(3) Bir gün sonra meclis kürsüsünden de şöyle seslenmektedir: “Neticede dünya iki zümreye ayrılmaktadır. Birisi Doğu; ki kendi mevcudiyetini, insanlığını, bağımsızlığını idrak etmiştir; bu şuurla el ele vermiştir. Diğer bir zümre vardır ki (…) bunların gayesi insaniyetin, beşeriyetin iyiliğine yönelik olmadığı gibi, bilakis zulüm, baskı olduğu için, onları lanetle yâd etmekte kendimizi haklı görürüz.”(4) Görüldüğü üzere Atatürk’ün gözleriyle bakıldığında insanlık davasına sahip çıkan Asya yahut Doğu, ona ihanet eden ve lanetlenmesi gereken ise Batı’dır.

MISIR BÜYÜKELÇİLİĞİ’NDE GÖRÜLEN IŞIKLAR

Atatürk, emperyalizmle anlaşmanın imkânsız olduğunu, dolayısıyla bir Doğu siyasetinin mecburi olduğunu vurguluyordu. Fakat o dönemde de Doğu’nun geriliğinden dem vurarak medeni bir ilişkinin yalnız Batı’yla kurulabileceğini savunanlar vardı. Atatürk onların itirazlarına, “son bir yıldır Doğu’un geri kalmış milletlerinin başına gelenler, onlara bir asırlık tecrübe kazandırmamış mıdır?” diye yanıt vermektedir.(5) Atatürk’ün bu Asya vurguları ve Doğu siyasetinin Kurtuluş Savaşı yıllarıyla sınırlı olduğu da Batıcıların imal ettiği bir safsatadır. Atatürk, 1933’ün Mart’ında, Mısır Büyükelçiliğinde günün ilk ışıkları parlarken, o meşhur konuşmasını yapmıştır:

“Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki ilerlemeye ve refaha yönelik olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen manileri yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve iş birliği çağı geçecektir.”(6)

İşte Atatürk’ün Türkiyesi, emperyalist Batı’nın karşısında, Asya’nın safında, uyanan Doğu milletlerinin öncüsü konumundadır.

BATI’YA KARŞI DOĞU MİLLETLERİNİN İTTİFAKI

Asya’da biriken bu stratejik kararlılık, Cumhuriyet sonrası dönemde de devam etti. Batı bloğuna karşı mazlum milletlerin seferber edilmesinin öncüsü de Türkiye olmuştur. Atatürk 9 Temmuz 1922’de bu geniş ufku: “Türkiya’nın bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı, belki daha kısa, daha az kanlı olur ve çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafaa ettiği dava, bütün mazlum milletlerin, bütün Doğu’nun davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar kendisiyle beraber olan Doğu milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir.”(7) 15 Temmuz 1920 tarihli Hakimiyeti Milliye’de emperyalist bloğa nasıl karşı konulacağını, tehdidi dengeleyecek kuvvet birikiminin nasıl yaratılacağının altı çizilmiştir: Bu kadar büyük bir işi nasıl başaracağız? Düşmanların aleyhimizdeki ve dünya aleyhindeki suikast tertiplerine karşı neyle, hangi kuvvetle karşı koyacağız? İşte zihinleri en ziyade meşgul etmesi ihtimali olan sorular bunlardır. Senelerden beri devam eden kanlı mücadelelerden sonra henüz düne ait yorgunluklar omuzlarımızın üstünde bizi çökertmeye çalışırken eğer sade kendi kendimize kalmış olsaydık, bu şerefli olduğu kadar ağır vazifenin altından kalkamazdık. Halbuki biz bu yolda hiç yalnız değiliz. Pek büyük, pek kuvvetli müttefiklerimiz var. Öyle müttefikler ki, dünyayı emperyalizm zulmünden kurtartmak için ahdetmişler, devamlı çalışıyorlar ve her gün yeni bir zafer kazanıyorlar.”

Ayrıca bu tarihsel zemini stratejik bir fırsata çevirmek isteyen Atatürk, Suriye ve Irak’la birlikte bir konfederasyon tasarımı geliştirmiştir.(8) Daha önce üzerinde durulmayan, işlenmeyen, Türkiye’nin stratejik ufkunu açacak bu değerli çalışmayı Türkiye’nin gündemine Doğu Perinçek ve Şule Perinçek uzun süreli emekleriyle getirmişlerdir.

TARİHSEL ‘ASYA TEHLİKESİ’

Doğu’nun ezilen milletleri Türkiye ile beraber yürüdüler. Kurtuluş Savaşımız, komşularımız Suriye, Irak, İran’dan Çin’e, Hindistan’a, Mısır’a, Tunus’a ve Cezayir’e kadar Ezilen Dünyanın bütün ülkelerinde güçlü bir yankı uyandırdı.

Suriye ve Irak halkları, Anadolu Devriminin cesaretiyle İngilizlere karşı ayağa kalktılar.

Mısır’da, Hindistan’da İngiltere’de Atatürk, bağımsızlık savaşlarının sembollerinden oldu

Hindistan’ın millî kurtuluşçuları, “Mustafa Kemal Paşa zafer kazanana kadar biz İngiltere’yi Tanrı zannederdik” demişlerdir. Türk Devriminin sevincini paylaşmışlardır.

Çinli devrimciler, ‘Büyük Devrimci Büyük İnsan Kemal Paşa’nın önderliğindeki Milliyetçi Parti’nin seferber ettiği Türk halkının görkemli zaferlerine hayranlık duyduklarını, onların büyük tecrübelerini örnek aldıklarını” yazıyorlardı.(9) Mao Zedung’un “Çin’in Kemali nerede” sorusu da o zaman Çin’deki Kemalist Devrimin etkisini gösteriyordu.

Batı dünyası, Türkiye ile Doğu milletlerinin birbirleriyle olan kader birliğinin ve birbirilerinden güç alarak kendilerine karşı tehlikenin nasıl büyüyeceğini tespit etmişti. The New York Times, 21 Aralık 1919 tarihli sayısında şöyle yazmaktadır: Türkler, ümitsiz bir silahlı karşı koymaya girişecekler. Turandan gelecek kuvvetlere, İranlılara, Tatarlara, Afganlılara, Gürcülere hatta Bolşeviklere güveniyorlar”(10)

PAPYON KRAVAT CEPHESİ

Atatürk’e “Batıcı” etiketi yalnız sahte Atatürkçüler tarafından yapıştırılmıyor. Atatürk’e, karşı mevzilerde konumlanan kimi kesimler de Atatürk’ü Batıcı olmakla suçluyor. Atatürk’ü Batıcı ilan eden bütün kesimler, bir şekilde Atatürk’e karşı açılan cephede birleşiyor. Bu ortak cephe, hakikatle savaşıyor. İkisi de papyon kravata bakıyor. Kimisinin hoşuna gidiyor, kimisi reddediyor. Papyon kravat içinde tartışma sürüyor. Bu tartışmada Kalpaklı Atatürk’e yaşam hakkı tanınmıyor. Oysa Kalpaklı Atatürk’te bağımsızlık var.

Bu defa Atatürk’ü Batıcılıkla özdeşleştiren fikirler bugün ağırlıklı olarak Cumhuriyet Devrimi’nin uygulamaları ekseninde tartışılıyor. Milli Demokratik Devrim, yeni bir toplum inşa etmeye, milli bağımsızlığın yanında orta çağ ilişkilerinin tasfiyesine yöneldi. Sultanlık yıkıldı, feodalizme kültürel alanda büyük darbeler indi. Türk Milleti ayağa kalkarken, özgürleşti. Padişahın kulu, ağanın marabası, şeyhin kulu olmaktan, özgür yurttaşlığa terfi etti. Bu demokrasi programı çağdaşlaşmayı da beraberinde getirdi.

Atatürk’e bazı gerici çevrelerin Batıcı yakıştırmasının gerekçeleri ağırlıklı olarak Medeni Kanun, Ceza Kanunu, Harf Devrimi, Şapka Devrimi vb. uygulamaların Batı’dan örnek alınarak uygulanmasıdır. Bu gerekçelerle Atatürk’ün sözümona milliliği sorgulanıyor. Oysa Atatürk’ün Türk Milletini ilerleten, milletleşme sürecine harç koyan, refaha kavuşturan, çağdaşlaştıran her uygulama sapına kadar millidir. Bu sakat yaklaşım, akla ziyan şekilde Türklerin İslamiyet’e geçişini gayri milli, Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan milliyetçiliği de Batıcı olarak nitelendirebilir. Atatürk’e göre Batı Medeniyeti, insanlığın belli bir dönemdeki ortak medeniyetidir. Bu açıdan yalnız Batı’ya ait değildir, bütün insanlığın ortak malıdır. Atatürk bu yaklaşımını: “Memleketler çeşitlidir, fakat medeniyetler birdir ve bir milletin ilerlemesi için bu biricik medeniyete iştirak etmesi lazımdır” diyerek çok özlü bir biçimde ifade etmiştir.(11)

Ayrıca devrimin önderleri, Türk tarihinin ana hatlarını yeniden ele alırken, Avrupa’nın klasik Antik Yunan ve Roma’ya dayanan uygarlık anlatısına karşı uygarlığın köklerinin de Anadolu’da ve Doğu’da olduğuna vurgu yapıyor. Türk Dili ve Türk Tarihi üzerine yönelik milli ve yoğun çabalar, bu alandaki önemli kurumlaşmalar, milli atılımlar, Batı merkezli tarih anlayışına karşı milli tarih ve kültür inşası, Batı’ya karşı Türkiye’nin ideolojik alanda da ciddi bir savaş açtığını göstermektedir. Planlı, kamucu, devletçi bir ekonomik atılımlarla üreten Türkiye’ni inşası, Batı’ya karşı ayağa kalkan Türkiye’nin fotoğrafını veriyor.

DÜN DE VE BUGÜN DE ATATÜRK

Mazlum Milletlerin öncüsü ve Doğu’nun büyük devrimcisi Atatürk, bütün mücadelesini batı emperyalizmine karşı verdi. Batı’ya karşı Doğu’nun yanında, devrimci Batı için Batı emperyalizminin karşısında oldu. Kemalist Devrim büyük zaferini Batı’yla mücadele ederek kazandı, Batı’ya teslim olunca yarım kaldı. Batı’ya karşı gerçekleştirilen devrim, Batı’nın rotasına bağlanınca sönümlendi.

2014 Baharından bugüne, emperyalizmle her cephede kararlı olarak savaşan Türkiye, bütün dinamikleriyle savaşın liderine, programın sahibine, Atatürk’e sarıldı.

Atatürk’ü Atlantik sularında boğmak isteyenler, heykellere hapsetmek isteyenler, hatıralarda unutmak isteyenler yine Atatürk’ün programı karşısında yenildiler.

Batı’ya uyumlu Atatürk imal etmeye kalkanlar, Batı sularında çürüdüler.

Atatürk’ü boğmak isteyenlerin medeniyeti, çöktü yırtıldı.

Batı sahillerinde, sırça köşklerde bulunacak bir Atatürk yoktur, dünde ve bugünde savaşın merkezindedir.

Dün, Trablusgarp’ta, Çanakkale’de Muş’ta, Bitlis’te, İstiklal Savaşı’nda yedi düvelle savaşan Atatürk bugün Doğu Akdeniz’de, Karabağ önlerinde, Barış Pınarı’ında, Fırat Kalkanı’nda Zeytin Dalı’nda, Pençe Kıran Operasyonlarında, 15 Temmuz’da yine aynı Batı emperyalizmine karşı savaşıyor.

Dün, Sovyetler Birliği’yle, Türk Dünyasıyla, Arap Milletleriyle Batı’yı yerle bir eden Atatürk, bugün de gerçek dostlarıyla, Rusya, İran, Çin ve Türk dünyası ortak tehdide karşı birleşiyor.

Dün, Doğu Milletlerinin umudu Atatürk, bugün de yeni kurulan Dünya’da öncü konumuna yerleşiyor. 

Dün, kamucu, planlı ekonomiyle Türkiye’yi ayağa kaldıran Atatürk, gündemde olan Üreticilerin Milli Hükümeti’nin umut ve güven kaynağı olarak yaşıyor.

DİPNOTLAR:
(1) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 9, 5. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 2015, s. 177.
(2) Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hakimiyeti Milliye Yazıları, 3. Basım, Ekim 2006, s. 30-35.
(3) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 12, 3. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 2015, s. 297; Hakimiyeti Milliye, 5 Mart 1922.
(4) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 12, s. 299; Hakimiyeti Milliye, 5 Mart 1922.
(5) M. Kemal Öke, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu 1918-1926, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1992, s. 170.
(6) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 26, s. 144.
(7) ATABE, c.13, sf.136
(8) Birinci Dünya Savaşı ve Türk Devrimi, Doğu Perinçek, Kaynak Yayınları, 2015, sf.147.
(9) Cai Ho Shen, “Felicitations a l’occasion de la victoir du parti Nacionalist Turc”, Xiangdao, sayı 3, c. I, 27 Eylül 1922, s.20-22. Türkçesi için bkz. Doğu Perinçek, Komünist Enternasyonal Belgelerinde Türkiye, s.93 vd.
(10) Osman Ulugay, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı, 1974, s.57.
(11) Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 3, s.68

AYDINLIK

Bu Haberi Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir